İronik:
"Hepinize tekrar teşekkür ederim. Çok çok iyisiniz." Yüzündeki gülümsemenin sıcaklığında patates kızartabilirdiniz.
Bullshit.
Selamlar, bilgisayarımın penceresinden bakıp gülümseyen ya da ‘Yine mi sen yae?’ diye dil çıkartan blogger halkı. Bugün günlerden;
Zaman zaman Gugıl’ı açıyor, ‘Canım sıkılıyor hacı. Bir tavsiyen var mı?’ diye yazıyorsun. Sıradan bir ilişkinin, sıkılmış ve ‘bütün suç bende’ demeye hazırlanan bir üyesi gibi, her seferinde gerzek birkaç oyun öneriyor sana. Bazen ise, yemek yeyip tuvalete gittiklerine inanmadığın insanların yazılarını sunuyor. Pof, pöf, puf, püf…
Sen de çok sıkılıyorsun, itiraf et?
Üstelik hayatımız boyunca hep bir şeyler ezberlemen gerekiyor. Alfabe, doğum tarihi, isminin nasıl yazıldığı, çarpım tablosu, şifreler, tc kimlik numarası, onun neleri sevdiği, radyoaktif ışımaları, hız problemi formülleri, telefon numaraları…
Beynimizin uçsuz bucaksız bir dünya olduğunu söylüyorlar. İnanıyor musun? Bullshit! Neden, alışverişkolik bir eş/anne istediği her şeyi tıka basa eve dolduruyormuş gibi hissediyorsun. Sağa dönsen vazoyu deviriyorsun, sola dönsen severek alınan köşeli takımın sivri ucuna çarpıyorsun. Sen kocaman yoruluyorsun.
Kalkmış size beyin yorulmaz diyorlar. Lan noluyo lan!
Bu benim tekrar merhaba deme şeklimdi. Ve sen, biliyorum. İçindeki sesi sonuna kadar kısıp, hiçbir şey olmamış gibi yola devam eden kişi. Yine biliyorum ki asi birkaç çığlık atmak için can atıyorsun. Çünkü ben de öyleyim. Çok canımız sıkılıyor, kuş vuralım istersen?
Kötüsün kötü, kolla gö*ü! +18
Dikkat! Yüksek miktarda şiddet, küfür ve kan içerir. Aşağıda okuyacaklarınız kişiliklerle değil, dizilerdeki karakterlerle ilgilidir.
İki gün önce izlemeye başladığım Rooftop Prince dizisi yüzünden böyle post yazmaya gönül koydum a dostlar. Twitter’da takip edenler ve diziden bi haber olanlar ‘Ne saçmalıyor bu Puff?’ diyebilir. Öyle ki sinirimi neyden ya da kimden çıkartacağım tam bir muammaydı. Gelin, diğer bütün dizilerin en yelloz, en kalpsiz, en sürtüklerini alıp en odun, en pislik, en nappun nomlarına tokuşturalım. Çünkü başka türlü rahatlayacağımızı, içimizdeki kini özgür bırakabileceğimizi sanmıyorum. Hem çevremizde haşlayıp durduğumuz suçsuz insanlara yazık, hem kalbimiz dışarıda üşümesin. Bkz. Hatırlanacak Bir Katliam.
“Onların kafasını kırmak, zor değildir. Beynini dağıtıp koyu kıvamlı pekmezinin aktığını görmek sadece, kalbinde sade bir oda bağışlamaktır. Hannibal Lecter böyle söylerdi. Gerçek bir marangoz onun beynini testereyle yontup bir sanat eseri yapabilendir. Ama sen yaptığın sanat eserinde yani sarayında tüm odaları o pis karakterlere ve acıma duyguna vermişsin. Ya sen nerdesin? Sense dışarıda sinir krizi geçiriyorsun… Onların boyunlarını kopartıp, tırnaklarını kerpetenle sökmek … Acıma duyguna daha küçük bir oda verir.”
Bu konuda her ne kadar Kore senaristlerine güvenmek istesem de, son 5 dakika finalleri yüzünden içimdeki ses ‘Akıllı ol ve kendi işini kendin gör’ diyor. Gelin, bütün hissettiklerimizi tek bir ortak noktada toplayalım. En Çinimsi işkenceler için fikir alış verişinde bulunalım. Beynimizin sınırlarını zorlayıp, bu oppa delisi manyaklara ve yüksek makam için annelerini bile satacak olan namcalara günlerini gösterelim! Kore dizileri yüzünden gözlerini kin bürümüş Korecanların gücü adına! Fighting!
49 Days’in suratsız nişanlı bozması, Kang Min Ho!
Sen ne gerizekalı, ne cool görünmeye çalışan kindar bir karaktersin Kang Min Ho! Sakın, kaslarına aldanıp ‘Ama…’ diye mıymıy yapmayın kızlar. Gereği Puff tarafından düşünüldü! Yaz kızım: Bütün dizi boyunca kasvetli halleri göz önüne alınarak, hiçbir hafifletici neden bulunmadığından 6 gece 7 gün sırtına geçirilecek kancalarla tavana asılmasına, karşısına oturup iki tomar para ve hisse senetleriyle cilve yapılmasına karar verildi.
Full House’un ne istediğini bilmeyen yellozu, Kang Hye Won!
İki çocuğu da köpek gibi tasmayla peşinden dolaştıran bu kevaşemiz için en iyi ceza ne olabilir? Sesleri duyar gibiyim. Hye Won, organize suçlar ağır ceza mahkemesinin 4832 sayılı tahrik etme ve edilmek istenme suçuna göre afrodizyak etkili köpek mamasına batırılıp, Nisan ayında bekar dolaşan 5 azgın Doberman ile aynı kafese tıkılacaktır.
Goong’un kariyer düşkünü asalağı, Min Hıyarın!
Balerin olmak için bizim Odushin prensimizi bırakan ve birkaç gün sonra tıpış tıpış geri dönen Hıyarın’ın ayak baş parmaklarının kesilmesine, eğer pişman olduğu anlaşılırsa göğüslerine kanser yapıcı Fransız silikonlarından takılmasına karar verilmiştir. -A Frozen Flower’ı hatırlayın, ihtiyacı var zavallının. Hazır filmden bahsetmişken biber gazı sıkılmış vibratör de hediye etsek mi acaba?-
Goong S’in kıt oyuncusu Shin Sae Ryung!
En ağır cezalardan biri Go Mi Nam’a gidiyor. Yaz kızım: İzdivaç programlarına çıkan dişleri dökük amcalar tarafından tutkuyla öpüştürülüp, en pörtlek durduğu anda kızgın çivilerle gözlerinin deşilmesine, ’hyunnimmm’ diyen ağzının ve göz kapaklarının yorgan iğnesiyle bir ters bir düz dikilmesine karar verilmiştir. Ayrıca yıldızları görmek istiyorum diye sızlandığı zaman vücuduna Seoul elektrik santralinin bağlanmasını da arz ediyoruz.
I’m Sorry I Love You’nun kalbi bozuk süt çocuğu, Choi Yoon
Biricik aşkımızın, acuşşimizin kalbini taşıyan bu çocuğu aneztesi yapılmadan ameliyata almak ve damarları keserken ona bu anı izletmek uygulayabileceğimiz en yaratıcı işkencelerden biri olurdu herhalde. Aynaya fışkıran kanların oluşturduğu muhteşem şekilleri hayal edin bir. Ama yetmez! Bu ölüm onun için fazla kolay olacağından; daha acı verici bir şeyler düşünmemiz lazım. Ayrıca her ne olursa olsun o kalp ondan alınacak! Not: Acuşşinin yüreğini bir ömür boyu saklayıp kollayacak şanslı hayran için düzenleyeceğimiz anket yazının sonunda yer almaktadır.
My Girl’ün sportmen bad girlü, Kim Seo Hyun!
Dizi boyunca taktığı iğrenç pazar malı küpelerinden vince asılıp 3,5 metre yükseklikten sallandırılmasında bir sakınca görüyor musunuz? Ya da tenis raketinin… Neyse, oppaları koruma derneğinin bana verdiği yetkiye dayanarak… şimdi kusacağım.
My Girlfriend is a Gumiho’nun eblek suratlı nunası, Eun Hye In!
İllet bir karakterle daha karşı karşıyayız sayın seyirciler. Önce tövbe tövbe deyip sonra sövme seanslarına başlayabiliriz. İşimizi sağlama alalım ki çarpılmayalım. :P Hye In için kurulumuzun verdiği karar; dışarı pörtlemiş silikonlu dudaklarını peynir esanslı iple dikmek. Sonraki adımımız ise daha etkili olacak. Seni sonsuza kadar kanalizasyona hapsediyoruz Hye In. Nomu nomu nomu nefretliksin.
My Name Is Kim Sam Soon’un pısırık şıllığı

Amerika’ya tek başına gitmekten aciz asalak kızımız için en iyi ceza; ‘gel bak kas göstereceğim’ deyip ıssız bir yere çağırmak. 7 yaşındaki çocuk vücudunu Mogadişu’ya giden ilk uçağın bagaj kısmına attıktan sonra yapmamız gereken basit bir işlem kalıyor. Şimdi sıra bizde, serbest bırakın içinizdeki kötü kadın gülüşünü. Nihahaha!
My Princess’in VJ Bülent’i, Oh Yoon Joo!
Allah’ım dizide iki adam da bu erkek kılıklı kadına aşıktı! İnanabiliyor musunuz? Eğer Lee Seul olsaydım dizinin ilk 10 bölümünde depresyona girer, intihar etmeyi bile düşünürdüm. Esas oğlan akıllanıp kapıma geldiği anda ise tekmeyi basardım. -Evet, o kaslara rağmen :P – Oppacığımız zamanında bu kadına aşık olduysa ki bu onun zevkinin çok berbat olduğunu gösterir, sonradan bana aşık olmasına daha çok üzülürdüm. :P
Neyse, 1 senedir içimde biriktirdiklerimi döktükten sonra gelelim cezamıza. Yaz kızım: Diğer ağır işkence sahnelerinden birini VJ Bülent’in Kore şubesinin üstünde uygulanmasına, kendisini ve berbat ötesi saçlarını yeryüzünden silmek için kezzap dolu varile bastırılıp 1 gece bekletilmesine, beyninden geri kalanları ise tuvalete döküp üstüne sifonun çekilmesine karar verilmiştir. Oh Yoon Joo’nun beyin artıklarını yere atmayın, kuşlar ekmek sanıp yiyor, sonra bu tarz saç çıkartıyorlar. :(
Personal Taste’in cadolozu, Kim In Hee!
Protect the Boss’taki komik ve şapşal aşık halleri göz önüne alındığında, senarist kurbanı olduğu düşündüğümüz In Hee’yi ömür boyu kozmetikten uzak bir hayat bekliyor olacak. Ne dersiniz, hafif olsun derken en ağır ceza In Hee’ye mi gitti yoksa?
Sungkyunkwan Scandal’ın -af edersiniz ama- p*çi, Ha(Y)In Soo!
Ne kadar küfür etsek az diyeceğimiz cinsten bir karakter bu. Her zaman çatık duran kaşları ve yumruk yaptığı elleriyle sinirli görünmeye çalışması, hepimizin ekran karşısında sinir krizi geçirmesine neden olmuştu, hatırlayın. Bütün bu iticiliğinin üstüne bir de kocakarı entrikalarını eklersek kurtuluşun yok, Ha In. Hatta HaYin. Yaz kızım: Ihım ıhım, dizi boyunca yanında bulunan asalaklarla birlikte yuvarlak bir panoya yüzüstü bağlanmasına karar verilmiştir. Eline, uçları Striknin’e (bkz.Striknin) batırılmış oklar verilen kör bir adam bu kombini muhteşem bir biçimde tamamlamaz mı?
Rooftop Prince’nin g*t lalesi, Tae Moron ve yosması, Se Na!
Geldik, seyirlik seyranlık kısmına. Şimdi içinizdeki bütün azılı suçluları, işin ehli cellatları gün yüzüne çıkartın. Bu ve bundan sonra görecekleriniz için hayal gücünüz fazlasıyla aşınacak. Ayrıca Moron’umuzun babasına bakılırsa bu huylarını genetik olarak aldığı anlaşılıyor. Peki aramızda bu adamın neslinin devam etmesini isteyen var mı? Hayır! O zaman ilk iş bir baytar bulup gerekli işlemleri yaptırmak. Torunlarımızın da akıl sağlığını düşünmemiz gerekiyor sonuçta.
Gelelim diğer aşamalara. Tae Moron’u ve Se Na’yı öldürmeyeceğiz çünkü bu fazla basit olur. Aynı kişilikleri gibi. Onlar için Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A(III) sayılı Kararıyla ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini iptal ediyoruz. 1. maddede geçen ‘akıl ve vicdan’ kelimelerinin zerresini rastlamadığımız bu şeyler için -artık onlara insan demiyoruz- yapılacak en iyi Çin işkenceleri:
http://www.genckolik.net/korkutucu-olaylar/196323-cin-iskenceleri.html
Ohh, rahatladım valla ya! Sizler de gelin içinizi dökün anacım. Haydi selametle!^^
Sapkın Hayran Hikayeleri
Kore dünyasına babam sayesinde adım attığımı daha önce mutlaka anlatmışımdır. O Saraydaki Mücevher gibi harika bir dizinin hayranıydı, zamanla ben de öyle oldum. Sonra bir gün babamı saray dizilerinde bırakıp Kore ufkumu diğer seçeneklerle genişletmeye karar verdim. Kpop, Kdrama v.s derken mekanın Kore, oyuncuların -genel olarak- Türk kızı ve ünlü grup üyelerinin olduğu, bir hayli enteresan konuların yer aldığı hikayeler keşfettim. Kimisini gülerek, kimisini ağlayarak okudum ve hepsinin de yeni bölümlerini heyecanla bekledim. Hatta bazı yerlerde ilhamlar alıp kendimi motive ederek hikayeler yazmaya bile başladım. Şuan bir hikaye sayfam varsa ve ilerde kitap çıkartmayı düşünüyorsam o enfes hikayeler sayesinde olmuştur. Aha, bu sevme kısmıydı, şimdi döveceğim. :P
Zaman böyle geçerken son birkaç aydır bir şey fark ettim. Konular artık ünlülere duyulan seviyeli hayranlıktan çıkmış, sapkın tarafa doğru yol almıştı. Ama ne oldu? Bu durumda da onları okumayı hiç bırakmadım. :D Hatta aksine takip ettiğim ya da etmediğim hikayeleri dört gözle beklemeye başladım. Bunun nedenlerini aşağıda saydıklarımdan rahatlıkla anlayabilirsiniz.
Şu zamana kadar çoğu kişiden fazla Kore fanfic okumuşumdur. Bu maddeler; gözlemlerim, anladıklarım -ya da anlatım bozuklularından anlayabildiklerim- göz önüne alınarak yazılmıştır. İşte karşınızda 7 Adımda Fanfic Gerçekleri:

1. Tecavüzcü Oppalar
“Eskiden buralar böyle değildi. Hiçbir şekilde kapanmayan harika deniz manzarasının önünde, asfalt tozu yutmamış insanlar otururdu. Ufuk çizgisi kaybolmaz, her daim buradayım derdi. Nerede eskilerin tadı azizim? Nerede o günler, nerede o bayramlar, nerede o edepli hayranlar?!”
İçimdeki özlemi; kafa kafaya vermiş, eskileri yad eden iki emekli adamın konuşmasıyla gün yüzüne çıkartabilirdim ancak. :D Genelleme yaparsak okuduğum 100 hikayenin 99′unda işlenen konulardan biri; tecavüz. Saf, namuslu, çıplak kas gördüğünde bile ahlaksız fanteziler düşünmeyen, erkekle göz göze geldiğinde kafasını çeviren, ‘Evlenmeden olmaz’ diyen kızımız, alkolü fazla kaçırmış, ayakta dahi duramayan ünlü -oppası- tarafından tecavüze uğruyor. Ve bu durum aynı şöyle gerçekleşiyor:
-Falanca hikayeden kurgulanmıştır-
Saflık timsali X: Hayırrrr! Ne yapıyorsun oppa? Gözü dönmüş oppa: Benden mi utanacaksın? Saflık timsali X: Hayırrrrrrr! Bırak donumu!Tecavüz, ya gökten düşen bir obje veya kapıdan giren biri ile yarım kalıyor, ya da sonuna kadar devam ediyor. Eğer yarım kalıyorsa kızımız olayın şokunu 1-2 saatte, eğer iş bitmiş ise “Wow orgazma bak lan! Amannnn, sarhoştu zaten canııım. Oldu bitti. ” diye düşünerek maxsimum 2 günde atlatıveriyor. İşte bilinçli okuyanların ağızlarının açık kaldığı yer de tam burası. Bilinçsiz okuyan kesimin ise kızımıza özendiği için ağzını kapayamama olasılığı var tabii. :D
Madem sonunda oppacığını rezil etmek pahasına bu sahneleri yazıyorsun; neden duyguları adam gibi yansıtmıyorsun be yazar? Bak Fatmagül’e, kızcağız 60 bölümdür hüngür şakır ağlıyor, hala şoku atlatamadı. Kusura bakma ama bu durumda aklıma şu nedenler geliyor:
1. Yazarın hayran olduğu kişi tarafından gerçekten tecavüze uğramak istemesi, 2. Yaşının küçük olmasından dolayı tecavüzü ‘Hadi birlikte uyuyalım’ olarak algılaması, -Araştırdığım kadarıyla küçük olduklarını gördüm ki bu da ayrı ironik. - 3. Anne baba tarafından başı boş bırakılmış olması…2. Birden Fazla Oppa Kıza…
Aşık oluveriyor! :D Buna kesinlikle saygı duyuyorum, hayalinde 1-2 grup üyesini peşine takmak, avare etmek varsa yazsın elbet. Çünkü hayal kurmak -pembe oldukları ya da olmadıkları sürece- insanı mutlu eder. Ama şaşırdığım nokta; köpek gibi aşık oppaların sayısının 15 kişiye kadar çıkabilmesi!
‘Bunlar dizilerde de öyle yeaa!’ diyenler vardır. Hiçbir Kdrama’da 15 kişi arasında kalan esas kız görmedik abi biz. İzlediğim diziler arasında, bildiğim kadarıyla You Are Beautiful rekoru elinde tutuyor. O salak halleriyle 3 kişiyi kendisine aşık eden Go Mi Namı tanıyorum bir tek. Hoş, antiler olarak senaryoyu yazan insanın da reşit olmadığını düşünüyoruz ya neyse. :D
Tamam, olur öyle şeyler diyerek bunu da es geçelim. Bölümler ilerledikçe oppaların birbirlerini yeyip tek tek imha olmalarına ne dersiniz peki? Mesela şöyle:
1. oppa: Ben X’i gerçekten seviyorum yea. Sen X’i benim gibi sevemezsin! 2. oppa: Hayır, ben ona deliler gibi aşığım. 3. oppa da aşıkmış. 3. oppa: Sevmiyordum ama seveyim bari. 4. oppa: Hadi lan, o bir tek benim helalim. 5. oppa: X beni seviyor. 6. oppa: X’e aşık mı oluyorum acaba? 7. oppa: Ben de aşık oluyorum sanırım. Tombul yanakları ve geri zekalı halleriyle ne kadar sevimli duruyor! 8. oppa: Hayır, sen onun dost kategorisine gireceksin zamanla. X benim olacak. 9. oppa: Ben X’e tecavüz edeceğim. 10. oppa: Ben X’ten nefret ediyorum. Bütün oppalar -10. hariç-: Aha, şimdi sı*tık. X buna aşık olacak.Yalnız ben burada 1-2 diye bahsettim ama hikayede öyle bir şey de yok. İlk 50-60 bölüm kızımız hangisini seviyor hangisinden hoşlanıyor bilmiyoruz. Hepsiyle randevuya çıkıyor, yeri geliyor ikisini kavga ettirip kafalarını birbirine çarpıştırıyor, bahse giriyor, göbeğini kaşıyarak keyifle uzaktan izliyor falan. :D
3. Kanser v.s Ölümcül Hastalık
Bu durumlar yaklaşık 20. bölümde ya da finalden önce meydana geliyor. Hastalık kızımızı vurduğunda son bölümdeysek eğer ona artık mefta gözüyle de bakabilirsiniz. Falanca hikayenin 2-3 bölümü boyunca oppa ve sevdiğinin kanserle mücadele ettiğini okumuştum. Tam ‘aha ölecek herhalde’ dediğim anda hepsinin rüya olduğu ortaya çıkmıştı. Bir diğerinde ise oppasının iliğiyle kurtuldu yavrucak. Kurgusal repliklerimle de örnek vereyim. :D
Ölüm döşeğindeki kız: Oppaaa, doğmuş, doğacak ya da doğmamış çocuklarımız -anladın sen bakışı- sana emanet. Seni hep sevdim. -başın yana düşüş efekti- Hıhg.
Eğer karşımızda işinin ehli bir yazar varsa hakkıyla bu durumun üstesinden geliyor. İşte o hikayeyi okurken değmeyin keyfime, helal olsun dökülen göz yaşlarıma.
Gider ayak içimde ukte olan bir şeyi paylaşmadan edemeyeceğim. Fark ettiyseniz hiçbir kızımız ramenleri hüpletirken mide fesadı geçirerek gebermedi. Ya da oppasının beslediği ızgara etler gut hastalığı olarak dönmedi ona. Mesela okuduğum bir hikayede bu durumu sevmiştim. Eğlenceliydi -evet, hastalıklı sahneler özellikle- çünkü yazarımız bile kafasında oturtamamıştı esas kızımıza olanları. Eğer ölseydi ‘E neden öldü ki şimdi?’, ölmeseydi ‘Neden hastanede yatıyordu ki?’ diyecektik. Durum bir şekilde bağlanmıştı ve ben sonu cidden sevmiştim. :D
4. Bella Sendromu ve Doğum Anı
X kızımız yaklaşık 50. bölümde kimi sevdiğine karar vermiş, araya giren ikinci kişiliklerle savaşmış ve ne yapıp edip oppasını nikah masasına oturtmuştur. Daha önce tecavüze uğradığı için bilinçli geçen gerdekten iki gün sonra mide bulantıları başlamıştır.
Ben bu duruma Bella Sendromu diyorum. X ve oppacığı, evliliklerinin ilk haftasını doğumhane kapısında kutluyorlar, varın siz düşünün. Hemen aklınıza ‘kesin tecavüzcüsünden hamile!’ gibi düşünceler gelmesin. Çünkü hem tecavüzcü oppa sarhoşken bile korunmayı ihmal etmeyecek kadar akıllı, hem de ayıp, günah yahu böyle şeyler. Bu kadar saf, kötü emellere alet edilmemiş, edilse bile iyice çitilenip temizlenmiş hikayemizde Veled-i zina olur muymuş hiç? Cık cık. :P Velhasıl kelam: Hikayelerin bu bölümlerini okurken ‘Oha, hangi ara fantastik oldu?’ diyorsunuz. :D
Korku-gerilim tarzına döndüğünü düşündüğümüz bölümlerden biri de; doğum anı. Kısa bir örnek vererek ne kadar ürkütücü olduğunu kanıtlayayım.
X doğuruyor: Huuuup, hooooop, huuuh! Iııııııııı, hoh, ııııııııııı, hoh, huuuuuuuuppp! Bebek: Iıııııngaaaa!5. Klipler Bahane, Öpüşmek Şahane
1′den fazla üye barındıran Kpop grupları ve esas kızımızın başına gelen bir olay bu. Yine diğer maddeler gibi 100 hikayeden 85′inde rastlayabileceğimiz bir gerçek. Sözüm ona yönetmenler ‘sevimli’ konseptlerden sıkılmışlar, daha ses getiren olaylara imza atmak istiyorlar. Çektikleri klipte, reklamda ya da her neyse işte kızımız bütün üyelerle tek tek öpüşmek zorunda. İçinde sevdiğiniz, hoşlandığınız, hoşlanmak üzere olduğunuz, hayran olduğunuz, abi gibi gördüğünüz, nefret ettiğiniz ve korktuğunuz üyelerin bulunduğu topluluktan bahsediyoruz. Ajdar’la bile öpüşmenizin daha muhtemel olduğunu düşünürsek elinize böyle bir nimet geçse ne yaparsınız? Gözler kapalı, dudaklar önde, yaklaşırız hedeflere! :P
Sonra gelişen olaylardaki gerçekçiliği seviyorum. Kızımız, elinde kesici aletler olan gözü dönmüş binlerce hayranın önünde, kasaba meydanındaki kazığa bağlanıyor bir nevi. Domates, yumurta hafif kaçıyor elbet. Bir tırnak törpüsü ya da cımbızın yerini tutmuyor en azından. :D Ama dikkatimi bir şey çekiyor ki her zamanki gibi buna değinmeden edemeyeceğim. Bu çekim silsilesinde grubun en basık elemanı (Shindong gibi) bir şey uyduruyor ve kızımızla öpüşmüyor. Neden acaba? :P
6. Irkından Bir Haber Yaşama
Çoğu hikayede olan bir durum da bu. Kızımız ya öğrenci değişim programına katılmış, Kore’ye gideceğini yeni öğrenmiştir ya da dünya maketine rastgele koyduğu parmağının oraya isabet ettiğini görmüştür. Aklından geçenler ise çok farklıdır.
“Ne yapacağım ben elin Uzakdoğu’sunda ya? Bir dakika benim de gözlerim çekikmiş! Yoksa? Omo! Koreli olmayayım sakın? Bir dakika, bir dakika! Az önce omo mu dedim ben? Kesin Koreliyim. Aha, vallahi gözlerim de çekik!”
Bazı hikayelerde ise kendisi değil; bizzat yakın çevresi onu ikaz etmekte, ne olduğunu hatırlatmaktadır: “X, senin gözlerin çekik değil mi? Yoksa? Bana bak kız, sen Koreli olmayasın sakın? Aboooov!”
Ben bunların anası babası olsam hayatta göndermem Kore’ye. Daha kendini tanımaktan, geçmişini bilmekten aciz, taa yaklaşık 7000 km uzağa gidecek bir de. :P Vallahi yaşayamaz orada. İki güne kalmaz tecavüze de uğrar, hapse de düşer… Başına gelmedik kalmaz. :P
7. Smiley Anlatımı
Fazla söze gerek yok. Ben değil smileyler konuşsun. :D
X:
Oppam beni sevmiyormuş!
E olsun.
***
Şöyle bir dönüp baktım da hala değinmediğim, eksik kalan yerler var. 3 yıllık gözlemlerime dayanan, araştırıldığında doğruluğu ortaya çıkacak olan maddelerden bahsettim, günümüz gerçekçiliğiyle hiçbir ilgisi olmamalarından dem vurdum. Düşüncelerimi sonuna kadar savunurum, hatta ikinci partı bile yazabilirim. Hepsini geçtim hikayeleri okumayı hiçbir zaman bırakmayacağımı da belirteyim. Çünkü bu şekilde eğlendiğimi, farklı iç dünyalar keşfettiğimi fark ettim.
Cesaret isteyen bir şey hikayeler yazıp insanlara okutmak. İlk başladığımda bu maddelerde sıraladıklarımdan hiçbir farkım yoktu benim de. En azından yazım yanlışları bakımından. Oysa oppalar tarafından tecavüze uğramaya bayılıyordum da bakmayın. En büyük fantezilerimden biriydi hatta! Haha. :P Şaka bir yana isterseniz bütün hikayelerimi tek tek inceleyip duygu eksikliği gördüğünüz yerde yerim yerim yerin. Müstehcen yazdığım hikayelerin başında +18 uyarasını görmediğiniz zaman da kapıma gelebilirsiniz. İlham perileriniz -hep bunların işlerini tam yapmamaları yüzünden böyle oluyor. :D- bol olsun, esen kalın.^^
Haklıydı My Girl…
Bazı filmler vardır; sizde bıraktığı etki ne kadar büyük olursa yıllar geçtikçe hatırlanması o kadar zorlaşır. My Girl de böyleydi. İnternette dolaşırken Vada ile Thomas’ın afişine rastlamasaydım belki hiç aklıma bile gelmeyeceklerdi. Oysa, 10 sene önce Kanal D’nin gece yarısı verdiği bu dram ne çok etkilemişti beni! Onların yaşadıklarını, yaşıtları olduğum için ne kadar derinden hissetmiştim.
İlk defa, ekran karşısında histeri krizine tutulmuş gibi ağlamam bu film yüzündendi. Dahası, aylar önce şu postta bahsettiğim ağlayamamamın sebebi de oydu. Bunu yeni hatırlıyor olmam ise oldukça ironik hani. Sanki bu film, belleğimdeki bütün hatıralarını yakıp yıkmış, odun bir sevgili gibi kapıyı çarparak gitmiş ve en ufak bir kıvılcımla tekrar geri dönmeyi beklemiş. (Kendime not: En yakın zamanda nöroloji muayenesine gidilecek Puff, not al bunu kafandaki mantar panoya)
My Girl’ün tanıtımı Puff’un aşırı acıklı hayat hikayesine dönmeden devam edeyim. Herkes bu filmi mutlaka izlemiştir ama ben yine de konusundan kısaca söz edeceğim.
Vada, ölüm saplantısı olan 11 yaşında bir kızdır. Annesini çok küçük yaşlarda kaybetmiş, cenaze evinde çalışan babası ve çılgın babaannesi ile birlikte yaşamaktadır. -Bunları düşünürsek küçük kızdan yaşıtları gibi normal davranışlar beklemek oldukça saçma olurdu zaten-
Küçük kız ölümden çok korktuğu için en ufak bir şeyde doktorunun kapısını çalar. Hatta babası, prostat kanserinden ölen yaşlı bir adamı cenazeye hazırlarken Vada da prostat kanseri olduğundan şüphelenir bir süre. Ona göre bütün belirtileri gösteriyordur vücudu.
Tatildeyken aşık olduğu öğretmeninin şiir dersi vereceğini öğrendiği zaman yaz okuluna kaydolur. Onun hayatı her zamanki seyrinde, ölüm ve ilk aşk gibi zorlu problemleri çözmeye çalışarak geçerken, babasının ölülere makyaj yapması için makyöz Shelly DeVoto’yu işe alması ve aralarında aşk başlamasıyla değişecektir. Burası da ayrı bir komedidir zaten. Çünkü Shelly cenaze olayını bilmeden iş başvurusu yapmıştır ve gerçekleri öğrendiğinde ise paraya ihtiyacı olduğu için mecburen kabul etmek zorunda kalmıştır. -Ölen bir yaşlı kadını sanki E5′ten emekli olmuş gibi süslediği sahneler geldi aklıma. :D-
Vada bu yaz, çikolataya bile alerjisi olan okul arkadaşı Thomas J. ile gün geçtikçe yakınlaşacak, üvey annesi olmaya aday Shelly’den kurtulmaya çalışacak, şiir yazmaya başlayacak ve korkularının tek tek üstüne yürüyecektir. Ölümün bile…
Doğaüstü ya da fantastik bir film değildi My Girl; ama ben öyle olduğunu düşünmüştüm. Küçük yaşlarda izlendiğinde (benim gibi), bazı şeyleri sorgulamaya itiyor insanı. Yeni aldığımız elma şekerini daha yiyemeden yere düşürdüğümüzde hissettiklerimizi yaşatıyor, hayatın ne kadar acımasız olduğunu Vada’nın ve Thomas J’nin yaşadıklarıyla yüzümüze çarpıyor. Bazen büyük ve geçimsiz ağabey gibi kafanıza patlatıveriyor, bazen ise yaramaz bir çocuk gibi zilinize basıp kaçıyor…
Bu film, ekranda The End yazısını gördüğümüzde geriye sadece baş kaldıran bir iç ses ve boğazda bir yumru bırakıyor. “Oysa biz onu dişlerimize şeker yapışana ve dudaklarımız kırmızıya dönene kadar kemirecektik. Oysa Vada ve Thomas J. birlikte daha çok şeyler öğrenecekti” gibi.
Ne olursa olsun, ne kadar etkilerse etkilesin bence My Girl çocukken izlenmesi gereken filmlerin başında geliyor. Şimdi, şuanda, hemen açıp seyretmelisiniz demiyorum. Hoş, küçükken izlediğiniz gibi üzerinizde aynı etkiyi bırakacağından da şüpheliyim. Ama Külkedisi’nin şıp diye prensine kavuşmasına, uyuyan güzelin bir öpücükle uyanmasına ve Türk sinemasında çok gördüğümüz ’5 kurşun yerken sendeleyip 2 otomobilin arasında kalmış. Hayati tehlike sürüyor ama yaşayacak’ repliklerine inanan çocuklarınıza izletmenizi tavsiye ederim. 1 hafta etkisinden kurtulamayacak, en yakın arkadaşıyla kendisini Vada ve Thomas J’ye benzetecek, benim gibi ağlamaya küsecek olsa bile; dizlerindeki yaralar kapanmadan, istediği minyatür oyuncaklar teknolojik aletlere dönüşmeden, büyümeden izletin. :)
“Gözlüğü nerede, gözlüğü nerede?! O gözlüğü olmadan göremez ki?”
90′lar…
Daha blog işine girmeden önce bile mim yazılarını okumayı çok severdim. Yazarlardan sürekli ‘bu mimler de olmasa blogum toz tutuyor’ tarzı serzenişler duyardım. O zaman buna pek anlam veremesem de şuanda can-ı gönülden katıldığımı belirtmek istiyorum. Kenarda 15 hazır taslak bekleten ben, yazma şevkimi sadece mimlerde bulur oldum. Blogum bu tür paslaşmalar sayesinde ayakta duruyor, a dostlar. :D
Bu mimimizin konusu ‘Puff bebeyken hangi şarkılarda ağlamayı kesiyordu?’ olsun. Zira o zamanlar kendi başıma yemek yeyip tuvalete gittiğimden, kısacası bireysel hareket edebildiğimden şüpheliyim. :D Ama beynimin gelişmeye başladığı zamanlardan aklımda kalan şarkıları yazmaya çalışacağım. Öncelikle mimi bana paslayan Canlina‘ya çok teşekkür ediyorum. 90′lı yılların en hit Türkçe pop şarkılarını dinlemeye/eleştirmeye hazır mısınız? :)
Mustafa Sandal – Araba
Mustafa Sandal benim ilk aşkımdı. Hoş, bu konuda Harrison Ford ile ezeli bir rekabet içinde; ama 1997 yılının 3. Kral TV Video Müzik Ödülleri’nde Yılın Şarkısı seçilen Araba gönlüme taht kurmuştu. Her duyduğumda ekran başına kitlenmeme sebep oluyordu. Şimdi geçmişe dönüp baktığımda çocuk aklımı öpüyorum. :D
Musti’nin ‘Bu kız beni görmeli, bana kazak örmeli’ ya da ‘Onun arabası var, güzel mi güzel’ dediği kısımları kendime yazılmış sanmamdan bahsetmiyorum bile. Kendimi, bu sarı arabanın içinde, Musti’ciğimin yanında hayal etmediğimi söylersem; çarpılırım. Hatta fantezi kelimesinin anlamını bilmeyen beynimde onu özel şoförüm olarak gördüğümü inkar edersem; omuzlarıma konan meleklerin fazla mesai yapmasına neden olurum herhalde. :D
Şimdi İett otobüslerinin de eşlik ettiği Musti’ye ve kıvrak dans hareketlerine dikkat edelim. Çocuk Asena’nın 2. dereceden kaynatası gibi döktürüyor beyler, hakkını vermek lazım. Ama yönetmene birkaç çift sözüm var. Araba şarkısının klibinde kano ile deniz sefası yaptırmışsın, tamam; ama ‘Bastı mı gaza gider mi gider’ kısımlarında arabanın trafiğe takıldığı yerleri neden gösteriyorsun be adam? Aslında hakkını yememek lazım, İstanbul trafiğine ince bir dokundurma da olabilir bu. :D Peki ya Musti’nin yüzüne su çarptığı yerde ‘karizmatik ve seksi’ bir izlenim vermek istenmene ne demeli? Daha çok ‘Hava ne kadar sıcak lan? Çekim bitse de gitsek. Oh yarabbi şükür. Su iyi geldi’ etkisi yaptı bende. :D
Gülşen – Be Adam
Gülşen’i pek sevmem. Yıllar geçtikçe kilo vererek dünyadan yok olacağına inandıklarımdan biridir. Durumuna bakılırsa fazla zamanı da kalmadı zaten. :D Ama ilk çıkışını 1996 yılında Be Adam albümüyle yapmış, o yıla damgasını vurmuştur kendisi. Ayrıca dikkat ederseniz, en giyinik olduğu hali de Be Adam şarkısının klibidir. :D Bundan sonra piyasada tutunmak için soyunmaya, pijamaları fırlatıp jartiyerler giymeye başladı. Nitekim geçenlerde bir klibi ‘fazla erotik’ diye Rtük duvarına tosladı. Son olarak;
“Üstünü soya soya ne hale düştün
Üşüteceksin be kadın!
Çekinme hadi hadi estetiklerini söylede kurtul bundan
Kura kura kurudun be kadın!”
Sezen Aksu – Ne Kavga Bitti Ne Sevdam
Mesleğinin ağırlığını kolayca taşıyan, Türkiye’nin gerçek sanatçılarından biridir Sezen Aksu. Orta okuldaki veda partimizde, entel(?) arkadaş grubumla birlikte bütün sınıfın önünde ’Aşktan ne haber?” isimli şarkısında dans etmiştik. Şimdi düşününce neden diğer normal kızlar gibi Everyway That I Can ya da daha oynak şarkılarla dans etmediğimize bir türlü anlam veremiyorum. Taa o zamanlar başlamış herhalde aşkın anlamını arayışımız. Ya da bacak kadar boyumuzla gerçekten müzikten anlıyormuşuz. :D Neyse, Puff sapıtmadan devam ediyorum.
Aysel Gürel’in yazdığı bu enfes şarkı günümüze kadar bir sürü sanatçı tarafından seslendirilmiş: Gülşen, Ümit Besen, Sinan Özen, Kibariye… Ama gelin görün ki hiçbiri 1991 yılında Sezen Aksu’nun sesiyle orijinal kayda alınmış olanının yerini tutmaz. Minik serçenin Gülümse albümündeki en güzel şarkılardan biridir, Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam. Her cümlesinin özlü sözler gibi insanı etkilediği söylememe gerek yok sanırım. Ne sevmekten bıktım, ne dinlemekten…
Serdar Ortaç – Karabiberim
Serdar Ortaç’ın ses tonuna ucundan sempati duysam da çerezlik/anı yaşa mantığıyla yazılmış şarkılarından hiç mi hiç haz etmem. Lakin Karabiberim onlardan bir tık daha ön plandadır çünkü ilk çıkışını yaptığı şarkı budur. ‘Eskilerin tadı ayrıymış be hacı’ dedirtmez ama her hapşırdığınızda aklınıza gelebilitesi vardır. Bu cümleyi yazarken hapşırmam kaderin civelek bir oyunu olsa gerek. :P
Bu şarkının klibi bana photoshop yapmaya başladığım ilk zamanları hatırlattı. Bu işle uğraşanlar bilir, ….’nın (Programı açıp isme bakardım ama Nebire tutulur kalır diye yapamıyorum. :D) ayarını biraz fazla kaçırdığınız zaman şekil, karakter ya da Serdar Ortaç kişisi arka plana sonradan eklenmiş ve hatlarına sarı kontür çekilmiş gibi durur. Kısacası; ortaya berbat bir görüntü çıkar. Neyse ki zamanın ergenlerinin ağzını sulandıracak bir İlknur Soydaş var klipte. Yoksa tırt yani. :P
Aha, bir de zeytin olayı var ki üstünde durmadan edemeyeceğim. İlk gördüğümde ‘Top Gun filmindeki sahnenin yandan çarklı çakması!’ diye bağırdım. Karabiber klibinde, Serdar şıp demiş Tom Cruise’nin burnundan düşüp yere çakılmış, değil mi ama? :D
Tarkan – Kıl Oldum Abi
Babamın işi dolayısıyla maaş çeklerinin yanında bir sürü hediye gelirdi. Bu sayede elimize haddinden fazla Tarkan konser bileti geçmiştir. Ama sorun, ‘bir kere gittin mi Puff?’ diye. Hayır, hepsini sağa sola akrabaya falan dağıtırdık. Bu postta ikinci uyarı: Çocuk aklımı öpeyim. :D Oysa ‘Oynama şıkıdım şıkıdım’ ya da ‘Kıl oldum abiiiiğğ!’ şarkısında az eşlik etmezdim bizim bastı bacağa. :(
Bence, Tarkan’ı kare desenli pantolonu ve daha yaptırmaya para/fırsat bulamadığı ayrık dişleriyle gördüğümüz en renkli klip; Kıl Oldum Abi şarkısına aittir. Yanındaki salak her telden çalıp oynarken kıl olan Tarkan’a hak vermemek elde değildir. Hatta o zamanın emo özentisi kıza bir iki tane çakasımız bile gelir. :D İçli içli havlayan köpek, gayet iyi kıvırtan abilerimiz ve boş boş dikilen figüranlar bile işin hakkını fazlasıyla vermişler. Şimdi, doğru oturup eğri konuşalım. :D
Yalnız, sahneye her an kıllı bir adam fırlayacak korkusuyla izlemedim dersem yalan olur. Malum yönetmenlerin yaratıcılıkta tavan yaptığı yıllardan bahsediyoruz. :D
Reyhan Karaca – Sevdik Sevdalandık
Aşağı yukarı 5-6 yaşlarındayken bizim evde gece kadınlar matinesi düzenlerdim. O sıralar elektrikler çok sık kesilirdi. Babaannem, annem, komşu teyzeler falan toplanır tv yerine beni izlemeye can atarlardı. Aslında aklımda daha çok ‘Sessiz ol Puff, gece oldu komşunun kocası sabah işe gidecek Puff’ gibi azarlamalar kalmış ama olsun. :D
Ben yine de kırmızı dudaklarım, ayaklarımın içinde kaybolduğu 13 santimlik topuklularım ve 25 beden büyük gelen tuvaletimle kendimi öne atardım. İlk önce sanatçılar gibi selam verir, mikrofon diye tuttuğum mikrofonu (Evet, geyçek mikyofommmum bile vaydı nabeyyy? :P) kendime yaklaştırır ve çığırmaya başlardım. Bu çığırtılarımın arasında genelde ‘Şevdiyk şevdayandık, göydük de baylandık’ gibi cümleler geçerdi. Matine bitiminde yere çöker, Musti aşkımdan bahseder ve nasıl evleneceğimizi anlatırdım ki oralara hiç girmeyeceğim. :D
Velhasıl Reyhan Karaca’nın Sevdik Sevdalandık şarkısı benim sahnede/evin salonunda ilk çıkış yaptığım parçadır. Yıllar geçtikçe bendeki ışığı hiçbir prodüktör fark etmediği için bu mesleği bırakmak zorunda kalmıştım. Ama bu parçaya olan zaafım hiç kaybolmamıştı. Şimdi, aradan geçen onca yıldan sonra bu mim sayesinde oturup unuttuğum klibi tekrar izledim. Nedense elinde çalgılarla oynayan elemanları, Reyhan Karaca ve şarkıdan daha çok sevdiğimi hatırladım. :D
Naynaneylaneyley -şıkşık- nayleneyleleyney… Sevdik sevdalandık nayleneyleyney…
***
Aslında daha bir sürü şarkı yazmak istiyorum. Ebru Gündeş – Çingenem, Bendeniz – +18 (İsmini hatırlamıyorum ama aklıma cürretkar ve Bendeniz’in kırmızı dudaklarıyla adamın boynuna gömüldüğü sahneler geliyor :D), MFÖ – Ali Desidero, Çelik – Hercai, Aşkın Nur Yengi – Ay İnanmıyorum, Rafet EL Roman – Amerika…
Bilen bilir, Puff’un çenesi bir kez açıldı mı kapatmak imkansızdır. Bu yüzden kendimi tutuyor, nostaljik mimi Bez Cadısı Bahar ve yazmak isteyen herkese paslıyorum. Esen kalın! ^_^
Bigbang Eminönü’nde: Hamam Sefası!
Bigbang ile Türkiye maceramızın 5. bölümüne hoş geldiniz! Daha önce sırayla Nazlı, Selin, Seda ve Dicle‘den dinlediğiniz hikayemizin bu bölümünü ben anlatacağım. Farklı kültürlerle harmanlanmış, buram buram tarih kokan İstanbul Eminönü’nü Bigbang ile dolaşmaya hazır mısınız? Hamamlardan müzelere, camilerden boğaz sefasına; kısacası dolu dolu bir yolculuğa vakit kaybetmeden başlayalım o zaman. :)
Top’u karşımızda röpteşambırlı ve elinde kadehlerle görünce oldukça şaşırmıştık. Heyecandan titrediğimizi bilmesek; ‘deprem mi oluyor?!’ diye saçma bir soru bile çıkabilirdi dudaklarımızdan. Üstelik nereden geldiğini kolaylıkla tahmin ettiğimiz ‘güm, güm, güm’ sesleri çoktan inşaat şantiyelerini aratmayan desibele ulaşmıştı.
Gözlerimizi ondan ayıramıyor, hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Diğerlerinin tepkisini merak ettiğim için başımı kısa bir süreliğine yana çevirmeye zorlamıştım. O sırada Özge’nin araba camlarından kayan yağmur damlaları gibi yavaşça süzülerek kendinden geçtiğini gördüm. Olayı kavrayamayan beynimde oluşan hummağalı bir çalışma konuşmama izin vermiyordu. Bir dakika, benim de mi gözlerim kararıyordu? Yer çekimine yenilirken en son hissettiklerim; bizi sarsan eller ve hafif çatallaşmış bir sesin acı dolu bağırması olmuştu. “Kızlar! Nayırrrr!”
Mavi bir ışığa doğru yaklaşıyorum…
Burnumda keskin bir kokuyla uyandığımda bileklerimi ovan Mine ve Elif’le karşılaştım. Kahkaha atmamak için dudaklarını kemirmelerine bakılırsa bu durum oldukça hoşlarına gitmiş görünüyordu. Oysa GD ve Ri böyle bir şey yapmadığı için kıskanmış olmaları gerekmiyor muydu? Kendimce yerimde doğrulmaya, biraz olsun ayılmaya çalıştım. Ama yanık yemek ya da çöp artıklarında oldukça işime yarayan minik burnum, içine Halil Sezai kaçmış gibi isyan bayrağını çekmek üzereydi. “Hey, bu koku da ne böyle?”
Bahar minyatür kazan görünümlü sarımsak döveceğine sarılarak şakımıştı. “Özel iksirim! Aşıkları, kederlileri, sarhoşları ve en ufak olayda bayılan biz Vip’leri ayıltmak için birebir!”
Ben ‘Soğan-sarımsak ikilisi yani?’ diye tasdik beklerken yan tarafımda yatan Özge daha ayılamamış, kısık bir sesle sayıklıyordu. “Fosforlu fenerim… Nane esanslı şekerim… Etraf karanlık ama neden parlamıyorsun? Seni göremiyorum…” Daha fazla dayanamayıp kolunu çimdirmemle yerinde zıplaması bir olmuştu. “Topum! Topum nerede?!” Deminden beri merak ettiğim sorunun cevabını öğrenmek için kıskançlığımı bastırarak kızlara doğru döndüm. Gerçekten, Top neredeydi?
Söze önce Yuki başlamak istemişti. Onun oldukça keyifli davranması kaşlarımın çatılmasına neden oluyordu. Kendimi Vip’lerin düşman bölgesinde, elimde sadece Bigbang ışıklı konser çubuklarıyla düelloya hazırlanırken hayal etmiştim. Başımdaki kara bulutu ve saçma Çılgın Bediş hayallerini dağıtıp anlatacaklarına konsantre olmaya çalıştım. “Can ona otel odasında bulduğu Yeşilçam filmlerini izlemeyi önermiş. Yavrum zaten bütün gece yediği baklavalardan tatlı sarhoşu olmuştu. Bir de üstüne acılı dram tadında 6 tane Ayhan Işık, Türkan Şoray filmlerini izlemiş.” Dicle Top’a benzemesi için hafifçe çatallaştırdığı sesiyle Yuki’nin kaldığı yerden devam etti. “Sonra röpteşambırı giyip eline kadehleri aldığı gibi buraya gelmiş. Yatağına geri götürürlerken ‘Neyiniz var kuzum? Niye uyanmıyorlar, kör mü oldular yoksa? Nayırrrr! Nolamaz…’ diye bütün oteli ayağa kaldırdı!”
Özge ile aynı anda ‘Hı?’ diye açılan ağızlarımızı kapatmaya uğraşırken, idrak edemediğimiz olayın hiçbir zaman idrak edemeyeceğimiz acı gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştık. Kızlar baştan beri içlerinde tuttukları kahkahaları daha fazla saklayamamışlardı. O gece, Adıyaman’ın mütevazi otel odasında Top’un taklidi ve kahkahalar yankılanmıştı. Beynimde ise daha farklı isyanlar dalgalanmaya başlamıştı: ‘Nayırrrr! Nolamaz…’
Gezimizin sonunda Dicle’nin cana yakın ailesiyle vedalaşıp yola koyulduk. Bol sesli ve uykusuz geçen gecenin ardından yaklaşık 2-2,5 saatlik Adıyaman-İstanbul arası uçak yolculuğumuzda hepimiz koltuklarımıza mayışmıştık.
GD elindeki telefonuyla yorgunluktan içleri geçmiş Mine, Selin, Dicle ve Seda’nın resimlerini çekiyor, Tae hafif bir horultuyla uyuyan ve arada sayıklayan Nazlı’yı izliyordu. Daha geçenlerde Twitter güncellemesine ‘I Love You’ yazan kirpimiz ‘I’ll be there’ diyeceği kişiyi çoktan bulmuş görünüyordu.
Dae, Ri ve Lee hyung Kore’nin geleneksel oyunu olan Go-Stop’u (Hwa-t) oynamaya çalışıyorlardı. Ama bilmedikleri oyun hakkında sırf Ri’ye yakınlaşmak için kopya vererek birbiriyle yarışan Elif ve Bahar diğerlerinden tepki görmüştü. Zavallı çocuğun kaybetmesine ve ayı taklidi yapmasına sebep olmuşlardı. Gökçen ise ‘ben bilmem beyim bilir, en güzel oyun stratejisini o geliştirir’ bakışlarıyla Dae’ye destek olmaya devam ediyordu. D-Lite’ın nedeni bilinmeyen değişikliğini hepimiz fark etmiştik. Kang ailesinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ’Çocuğumuz her saat başı aramayı bıraktı. Ondan 2 gündür haber alamıyoruz. Perçemleri ve minik gözleri yüzünden yolunu kaybetmiş olacağından korkuyoruz’ içerikli bir mesaj fakslamalarını beklemiyor değildim.
Top elindeki Ipad ile yeni bir Ayhan Işık filmi açacakken Yuki engel olmuştu. O geceden sonra Top’un her cümlesinde Türk Sineması’nın unutulmaz repliklerine rastlamak mümkündü. Ülkemize ait bir şeyi bu kadar beğenmesiyle oldukça gururlanmıştık ama ne kadar uyarırsak uyaralım diğerlerinin dalga geçmesini engelleyemiyorduk. Ayrıca Atiye’yi görmesin diye bu çocuğu video izleme sitelerinden de uzak tutmamız gerekiyordu. Oysa devletimiz büyük bir hata yaptığının farkında bile değildi. İnternet sansürü kesinlikle Top’u etkilemeliydi!
Sonunda uçağımız sorunsuz inmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gönderdiği arabaya binerken gezi planlarını, İstanbul’daki Vip azınlığından dolayı dikkatle gözden geçirmiştim. Bigbang ile otelde kalamazdık. Üyelerin yemeden-içmeden sanal aleme yetiştirdikleri onca şeylerden sonra bu İstanbul’da oldukça tehlikeli olurdu. Biz de onların oppa hayranları tarafından tanınmalarını ve sarmalanmalarını istemiyorduk. Bu yüzden yola çıkar çıkmaz ufak bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyordu. İlk olarak bizimkileri aradım. Babamım sazla GD’nin Heartbreaker’ini çalmaya uğraşırken dediklerimi duyamaması oldukça işime gelmişti. Böylelikle, olabileceklere karşı ‘Size haber vermiştim ya?’ diyebileceğim bir koza sahip olmuştum. Annemin ve kendisinin Uzakdoğu hayranlığını da eklersek o cephede hiçbir sorun kalmamıştı. Sırada aynı evde birlikte yaşadığım kardeşimi arayıp 1 haftalığına uzaklaştırmak vardı ki bu da 2 kutu Nutella, 3 porsiyon Çiğköfte’ye bakardı.
Şimdi eve gidip güzel bir uyku çekmeli ve yarınki maraton için enerji toplamalıydık. Düşüncelerim, gideceğimiz yolu tarif etmemi isteyen şoför yüzünden bölünmüştü. Bahar’ın dediği gibi en ufak kıvılcımda bayılacakmış gibi duran biz Vipler, yeni yerler keşfetmenin heyecanını yaşayan Bigbang ile büyük bir şehir macerasına daha atılıyorduk. Fakat uğramamız gereken son ve -en- önemli bir yer kalmıştı: Berber Keskin Usturalı Ahmet!
Yüzüme vuran güneşin alarmıyla yerimde doğruldum. Şuan gözlerimin Ri’nin 3. dereceden akrabasıymışım gibi mor göründüğünün farkındaydım. Dün yaşadığımız olay gözlerimin önünden gitmiyor, rüyalarımı bile kabusa çevirmeye yetiyordu. Renkli saç spreyleriyle mahalle berberimize ateş eden Bigbang… Zavallı Ahmet amcanın tek amacı; 5 üyenin fazlalıklarını kesmek olacakken üstündeki boyalardan kurtulmaya hali kalmamıştı. Dükkanda bulunanların oldukça eğlendiğini düşünürsek dışarıdan komik göründüğümüz kesindi. Ama ortadan tüyen GD’yi ve kaktüslerin arasına saklanmaya çalışan Tae’yi yakalamak bizi bir hayli yormuştu. Üstelik Gökçe’nin zorla ikna ettiği Dae, makası gördüğü anda perçemlerini aldırma işleminden vazgeçmiş ve koşarken görmediği pervaza takılıp yeri boylamıştı.
Kaşı yarılan Dae’yi hastaneye götürdükten sonra daha fazla kaza geçirmeden eve gelmiştik. Hiçbirini berber koltuğuna oturtamadığımız için Sultan Ahmet meydanında nasıl gezeceğimizin kritiğini yapmamız gerektiğini biliyorduk. Kesinlikle kılık değişikliği şarttı. Sonunda sabah sakin kafayla düşünelim kararı vermiş, rahat bir uyku çekmek için odalara dağılmıştık.
Şimdiyse dünkü anıları başımdan savıp üst üste yatan Yuki, Seda, Özge ve Selin’i ezmemek için üstlerinden atlayarak odadan dışarı çıkmaya çalışıyordum. İlk adımı attığım sırada bütün evde yankılanan tiz bir çığlık popo üstü Selin’in sırtına oturmama neden olmuştu. Diğer kızlar da korkarak yataktan fırladıkları için ilk istikamet olarak yere yapışmışlardı. Hızla doğrulup olay yerine koştuğumuzda Nazlı’yı kendinden geçmiş olarak bulduk. “Ne oldu? Neyin var?” çağrılarımıza kekeleyerek cevap vermeye çalışıyor, parmağını ileri doğru uzatıyordu. “Tey, tey,te-ey…” Mine, Seda, Yuki, belini tutan Selin ve Bahar’la kafalarımızı aynı anda o tarafa çevirdik. Gördüklerimiz karşısında ufak çaplı opera eseri seslendirdiğimiz inkar edilemezdi. Üstelik Bethoven bile yanımızda Siwon kalmıştı.

Yaklaşık 10 dakika sonra, karşımızda Bigbang’e hiçbir şekilde benzemeyen 5 kişiyle salonda oturmuş, herhangi bir açıklama bekliyorduk. Dicle suçlu gibi öne doğru bir adım atmış ve tüm gözleri üzerinde toplamıştı. “Şey, dün onlara saçlarınızdan vazgeçemiyorsanız eğer kılık değiştirmeniz de yeterli olur, demiştim. Sanırım biraz…”
“Neden? Nasıl olur? Böyle hiç dikkat çekmeyecekler sanki! Biraz mı?” diye birbirine karışan itirazların arasında korkarak devam etmişti. “İşi bu kadar abartacaklarını nereden bilebilirdim ki canım?”
“Aslında GD böyle de çok karizmatik duruyor!” diyen Mine kolunda hissettiği Selin ve Seda’nın tırnaklarıyla ufak bir çığlık attı. “Aa! Yalan mı söylüyorum yani?!” Yüzüne tam anlamıyla bakamadığım GD’nin sadece kısılan gözlerinden tebessüm ettiğini anlayabilmiştim. “Top’un da gideri var gibi sanki-” Yuki’nin mırıldanarak söylediklerini Lee hyung kesmiş, lidervari bir tavırla konuşmaya başlamıştı. “Olan olmuş. Önce şu kıyafetlerden kurtulalım, hem oyalanmadan evden çıkmamız gerekiyor.” Yüzünü buruşturduktan sonra bize doğru dönerek onların duymadığına emin olmuştu. “Üstelik Tae’nin bu haline daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum. Acele edelim çingular…” Oldukça haklı bulduğumuz Leedere uyarak hepimiz ayaklanıp hazırlık yapmaya başlamıştık.
Şapka, gözlük ve atkı gibi sanatçıların muhteşem kurtarıcısıyla kendilerini kamufle eden Bigbang dikkatli bakılmadığı takdirde tanınmayacak gibi duruyordu. En azından az önceki hallerinden eser kalmadığı için derin bir nefes alabilmiştik. Şimdi sırada, bugün için oldukça gerekli olan eşyaları sırt çantalarımıza yüklemek kalmıştı. Yarım saat içinde hazırlanıp babamızın uşağı pozisyonuna yükseltilmesini isteyeceğimiz şoförümüzün gelmesini bekledik. Saat 9 sularında çoktan Eminönü’ne doğru yol almaya başlamıştık.
Planımıza göre ilk durağımız Sirkeci’ydi. Boğultucu trafikten alnımızın akıyla 1 buçuk saatte çıkıp istediğimiz yere gelmiştik. Arabadan indiğimizde temiz hava ciğerlerimize akın etmişti.
Mavi bir çarşaf gibi gerilen deniz yer yer dalgalanıyor, güneş ışıklarından mahrum kalan yerleri lacivertin tutsağı oluyordu. Yüzümüzü yalayan rüzgar, serin ve sıcak hislerle bir köpeğin sadakatini taşıyordu. Sahil bugün de birçok martı ve insana ev sahipliği yapmıştı. Bizler, giden ya da yolculuğa çıkmaya hazırlanan gemileri uğurlamaya gelmiş gibi manzaraya bakarken buraları özlediğimi fark etmiştim. Sahi kaç ay olmuştu gelmeyeli? Anı fotoğraf makinemle ölümsüzleştirdiğimde çıkarttığı ses bu soruma hoş bir cevap niteliği taşımıştı.
Tae hepimizden önce davranarak ileri doğru yürüyordu. “Vayy, şu maviliğe bakın!” Ri onu onaylar bir ses tonuyla GD’ye dönmüştü. “Blue klibini burada çekseydik sence de harika olmaz mıydı hyung?! Hem apartman çatısından koşacak daha çok yer var. Alan oldukça geniş, rahat ederdin.”
GD ve ona laf söylediği için sinirlenen Dicle, Mine, Selin, Seda ‘Öldün sen!” diye bağırarak grup maknesini kovalarken Dae kocaman bir nefes alıp harika bir tebessüm hediye etmişti gökyüzüne. O sırada yerinde sendeleyen Gökçe’yi temiz havadan daha etkili bir şey çarptığı kesindi.

Sırtımı denize dönüp Sirkeci Garı’na bakmış ve ufak bir kare daha yakalamıştım. Saat kulesinin önünde uçan bir martı, zamanı kölesi yapıp özgürlüğe kanat açmıştı. Top yanıma gelerek bakışlarını benimle aynı yöne çevirdi ‘Ne kadar yaşlı duruyor!” Hafif bir tebessüm ve ima serptiğim sözlerimi mırıldanmıştım. “Bu gördüğün tarihi yapının 1888 yılında temeli atılmış. 1 asırdan fazla hayatta. O zamanlar BB kremi icat edilmemiş sanırım.” Söylediklerim oldukça ilginç gelmiş olacak ki kaşlarını çatıp daha dikkatli incelemeye başlamıştı. Dalga geçtiğimi anlamamış mıydı?
“Siz Türkler ne diyordu? Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da.” Tutulup kalmış, ne diyeceğimi bilemezken beni kendime getiren Özge’nin sonunu vurguladığı sözleri olmuştu. “Ihım ıhım! Daha gidecek çok yerler var. Oyalanmayalım.”
Gruba dönüp “Haydi millet, Gülhane’yi keşfe çıkalım!” diye haykırdım. İçimdeki adrenalin ses tellerime fazla yüklenmiş olacaktı ki birkaç martı -belki de karga- rahatsız olmuşcasına bağırmıştı. Kendime ve ses tonuma biraz daha hakim olmaya çalışarak tekrar konuşmuştum. “Ama önce kahvaltılarımı almamız gerekiyor.”

Evden yemek yemeden çıkmamızın tek bir nedeni vardı. Simit! Onca yol gelip yiyemeden dönersek deniz manzarasına ayıp etmiş ve Bigbang’i bu lezzetten mahrum bırakmış olacaktık. Etrafıma göz gezdirdikten sonra sahilden hiç eksik olmayan ufak bir simit arabası görmüştüm. Kaç tane alacağımızı soran Elif’e “Yürüyeceğimiz yolu göz önünde bulundurursak; kişi başı 2 taneden 34, hatta düz hesap 35 tane yeterli olacaktır” diye mırıldandım. Martıları da düşünmemiz gerekiyordu. Tamam, bütün Vipler -Lee hyung hariç- rejimdeydik ama gezerken atıştıracağımız gerçeğini de var sayarsak çok fazla olmayacaktı. Ayrıca kendimce güzel bir mazeret bile bulmuştum: Yürürken eritecektik biz onları!
“Arabayı mı satın alsak acaba?” fikrini öne süren hyunga hepimiz ters ters bakarken bir tek Tae destek olmuştu. “Haklısın dostum! Üstelik dün sana verdiğim söz için enerji toplamalıyım.” Dans makinesinin göz kırparak bitirdiği cümlesinin sonunda oldukça şaşırmıştık. Verilen sözü bilmediğimiz gibi, ikilinin ellerini yumruk yapıp birbirlerine vurmaları kıskanmamıza neden olmuştu.
Taelee çifti daha şimdiden kankaydı; peki ya biz? Yuki, Özge ve ben önümüzdeki maviliğe iç geçirerek bakmış, Dicle, Mine, Selin ve Seda ise GD’nin rüzgarda dalgalanan uzun saçına dalmıştı. Belki kesmek için yeni planlar yapıyorlardı, belki de kendilerini GD ile nikah masasında hayal ediyorlardı. Ama ikisinde de geçen hayal kelimesi mutluluğa ve gerçekçiliğe inen ince bir tül gibiydi.
Nazlı denizden esen rüzgardan rahatsız olup asılan yüzünü yere eğmişti. Sıcak ve soğuk ayrımının etkisinde kalan düşüceleriyle verilen sözü anlamaya çalıştığı oldukça belliydi. Aramızda en mutlu çift; balık görmek için denize doğru eğilen Dae ve onun perçemlerini geriye yatırmaya uğraşan Gökçe’ydi. En neşeli üçlümüz ise bir kolunda Bahar, diğer kolunda Elif ile ilerlemeye çalışan pandamız olmuştu. Aslında Ri’nin evrim geçirerek King Kong’a döndüğünün farkındaydık. İki fıstığı kapıp yürümesindeki tek amaç ise; belli ki kızları birbirinden uzak tutmak istemesiydi. Tek eksiği göğsündeki tırmık izleri olan Ri yakında onlara da sahip olacakmış gibi duruyordu. Çünkü Bahar ve Elif’in birbirlerine bakışları benim bile ürpermeme sebep olmuştu.
“Topkapı Sarayı’nın has bahçelerinden biri burasıymış. 1912 yılında düzenlenerek park haline getirildi ve o dönemlerde halka açıldı. Eskiden panayır yerini andırırken artık restore edildiği için daha dikkatli kullanılmaya başlandı. Kış ayının sonlarına denk geldiğimiz için çok yeşil ve renkli değil ama harika bir atmosferi var, değil mi?” Elimdeki simitten bir lokma aldıktan sonra neşeyle gruba dönmüştüm. Hepsinin meraklı gözlerle etrafı incelemesi oldukça hoşuma gitmişti. Bigbang ve biz… Rüyalarımda bile bir araya gelemeyecek olan iki kelime karşımda duruyordu. Üstelik bu görüntüye her zaman şahit oluyormuşum gibi hiç yadırgamamam oldukça tuhaf geliyordu. Mutluluktan şımarmak dedikleri bu muydu?
Gülhane’nin yazın yemyeşil çimlerle kaplı olan yerleri bu aylarda sepya rengine bürünürdü. Tarihte ulu diye anılan yorgun ağaçlar, dökülen yaprakları için dua ediyormuş gibi çarpık dallarıyla gökyüzüne uzanıyordu. En ufak bir rüzgar esse, ninni boyutundan seremoni orkestrasına yükselen hışırtı tüm parka hakim olurdu. Bende ayrı önemi bulunan Gülhane bu aylarda daha bir içli ve üzgün görünürdü. Aynı Love Song gibi… Sert tınılarla başlayıp yavaşça eriyerek atmosfere karışan şarkı sözleri renksiz çöllerden çok buraya yakışmaz mıydı?
Makinemi gözümün hizasından indirdiğimde düşüncelerimden sıyrılıp tekrar gruba döndüm. “İçinde koru ve çok sayıda gül bahçesi olduğu için bu adı almış; Gülhane… Tanzimat Fermanı, Atatürk’ün başöğretmen sıfatıyla Latin harflerini halka tanıtması, öldükten sonra naaşının buraya getirilip son töreninin yapılması… Kısacası tarihimizdeki önemli olaylar bu parkta gerçekleştirilmiş. Kaldırıldığına çok üzüldüğüm hayvanat bahçesine gelmek için aileme yapmadığım şebeklik kalmadığı zamanları hatırlıyorum da; sırf tarihimiz değil, benim için de önemli anılara sahip.” Top’a dönüp, “Lalelerin göz alıcı renkleriyle gözlerinizin kamaşmasını çok isterdim. Keşke yazın da gelseniz. Ne kadarınızı ayırt edebileceğimiz bir oyun bile oynardık!” diye ekledim. Kıvrılan dudakları gülümsediği anlama mı geliyordu? Bu çocuğun duygularıma hükmetmesi gücüme gidiyordu.
GD hafif bir tebessüm ve içtenlikle konuşmuştu. “Yazın da geleceğiz! Ne kadar ayırt edildiğimize bakmış oluruz böylece.” Seda’nın yavaşça boğazından kayan büyük bir yutkunma, çıkarttığı sesle heyecanını bastırmasından kaynaklanmıştı. Selin öne atılarak ‘Gel tabii canım! Harika olur!” diye şakırken Dicle’nin keskin bakışlarından korunmak için kollarını bedenine siper etmişti. Dışarıdan eğlenceli görünmeleri kahkaha atmama neden oluyordu. Fakat bir eksiklik varmış gibi görünüyordu.
Bunları düşünürken Yuki’nin aslan figürünü inceleyen Top’a yaklaşmış, bir şeyler anlatığını gördüm. Top’un dikkatle onu dinlemesi havada süzülen moralimi puff diye söndürmüştü. Bu sırada Nazlı’nın yaşlı bir ağaca dayandığı dikkatimi çekti. Bir yandan elindeki simitten minik parçalar kopartıyor, bir yandan hızla ağzına tıkıyordu. “Elindekine sence de fazla zalim davranmıyor musun?” Tae’nin bütün sololarında insanın içine işleyen duygu dolu sesi Nazlı’nın düşüncelerini bıçak gibi bölmüştü. Yüzündeki değişim uzaktan bile anlaşılıyordu. “Şey… Ben…” Hiç düşünmeden deklanşöre basıp bu anı ölümsüzleştirdim. İçimde, bu Türk Sinema sahnelerine benzeyen kareyi gördüğünde çok sevineceğine dair bir his vardı.
Yaklaşık 4-5 dakikadır etrafı inceleyip her aklımıza gelen Twitter anılarımıza Bigbang’e anlatarak yürüyorduk. Sesimizi duyurmak için TT yapma çabalarımızı, gelmeleri için saydığımız ‘zorundasınız’ maddelerimizi… Kısa zaman önce sanal ortamda yırtınan bir toplulukken şimdi onları karşımızda gördüğümüzü hayal diye yorumlamamız dikkatlerini çekmişti. “Gerçek olduğumuzu kanıtlamak için Top’u kızdırayım mı?” diyerek sesini kalınlaştırıp ‘Boom Shakalaka’yı söylemeye çalışan Ri’ye oldukça gülmüştük. Top’un dans edememesini taklit etmesi ise karnımıza kramplar sokmuştu. Bu çocuk kesinlikle insanlara kahkaha attırmasını iyi biliyordu. Üstelik karın yağlarının ve çenelerin baş düşmanıydı. Gülhane Parkı’nda koşturan ikiliyi ömür boyu unutmayacağımız anılara eklemiştim.
Sakinleştirdiğimiz Top ile birlikte yürürken Mine’nin olmadığını fark ettim. Üstelik sırf o değil; Tae, Nazlı ve Dicle de ortalıkta görünmüyordu. Selin, Ri, Gökçe, Dae, Elif ve Bahar ile bir kez daha “Hyun Joong mu daha beter, Choi Siwon mu?” sohbetine dalan Lee hyunga haber vermem gerekiyordu. Böylece diğerlerini fazla endişelendirmeden çözüm bulabileceğimizi umuyordum. Bu sırada gelen bağrışma sesleri hepimizi -ve düşüncelerimi- susturmuştu.
“Beni öylece asılı bırakacaktın!” Mine bir yandan üstündeki çalı çırpıyı temizlerken, bir yandan dizlerindeki tozları silkeliyordu. Dicle’nin de görünüş olarak ondan hiçbir farkı yoktu. İkisine de olmuştu böyle? ”GD’yi Selin ve Seda ile yalnız bırakmaktan iyidir! Ben onunla ilgilenirken bizimkileri sana yardım etmeye gönderecektim nasıl olsa. Tabi sen üstüme düşmeden önce!”
Mine “Vatani bir görev için çıktım o ağaca ben! GD’ye ceviz toplayacaktım…’ dediği sırada onları pür dikkat izleyen bizleri fark etmişti. “Şey, biz birazcık düştük de.” diye sırıtarak mırıldanmış, kızaran yanakları giydiği kırmızı kollu hırkayla aynı renge dönmüştü. Gülerek öne atılan GD kızların üstlerinin temizlenmesine yardım ederken Nazlı ve Tae’nin bize doğru yaklaştığını görmüştüm.
Selin çatılan kaşlarının serbest bırakmadığı gözlerini ceviz yemeye çalışan GD’ye kitlemiş, “Nazlı nerelerdeydin?” diye soruyordu. Bunun üstüne “Tae neden yanındaydı? Ne yapıyordunuz? Neden sonradan geldiniz?” gibi birkaç tane daha içinden çıkılmaz sorular eklemişti Özge.
“Tae aklı sıra şaka yapıp beni neşelendirmek için üstüme kocaman bir böcek fırlattı. O korkuyla nasıl kaçtığımı bile bilmiyorum. O da özür dileyip beni sakinleştirmek için arkamdan geldi…” Nazlı’nın gittikçe kızaran yanakları daha fazla konuşmak istememesinin kısa bir özeti gibiydi. ‘Üstüme gelmeyin’ yazan gözlerine, yaşadıklarının sadece çeyreğini anlattığını fark edip evde bizden kurtulamazsın bakışı atmıştık. Çözülen esrarlı sorulardan sonra sıra geziye devam etmek kalmıştı.
Gidelim ve Topkapı Sarayı’nı fethedelim!
“Topkapı Sarayı 1478 yılında, Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış. Abdülmecit’in Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmasına kadar yani yaklaşık 380 sene boyunca devletin idare merkezi ve padişahların yaşadığı yer olmuş. Günümüzde müze olarak halka açıldı. Sarayın bölümleri; Bab-ı Hümayun yani bu gördüğünüz Saltanat Kapısı, Saray-ı Hümayun ve İç Saray olmak üzere 3′e ayrılıyor. Surlarla çevrilmiş, adını ezberleyemediğim bir sürü Saray-ı Hümayun yapıları var. Bir de Saltanat Kapısı’ndan girilen Alay Meydanı… Alay Meydanı da günümüze kadar gelen ender yapılardan olan Aya İrini Klisesi’ni sarmalıyor. Biraz ilerisinde, Çinili Köşk’e geçit veren yol ve yol boyunca uzanan daha bir çok yapılar mevcut.” Büyük bir ihtişamla yükselen Saltanat Kapısı’na geldiğimizde arkamı döndüm. Rehberlik benim işim değildi. Üstelik kullanma kılavuzlarını hatim etsem bile başkalarına anlatamazdım ama Bigbang’e tarihimizi tanıtmak oldukça hoşuma gidiyordu. Elimdeki turist rehber kitabından kopya çektiğimi kimse anlamasın diye hızla cebime tıkıştırmıştım. Bigbang ülkemize gelmişken onlarla vakit geçirmek yerine bu kadar detaylı bilgiler için oturup ders mi çalışsaydım?
“İç içe geçmiş farklı kültürler… Tarihiniz çok renkli!” Dae küçük gözlerini büyük bir gayretle açıp şaşırdığını göstermeye çalışıyordu. Ri de grup arkadaşını onaylamış ve kendi fikirlerini eklemişti. “Kesinlikle! Üstelik padişahlarınız çok zevkliymiş.”
“Padişahlarımız her konuda zevkli!” diyen Elif’in ima ettiği şeyler Bigbang hariç hepimizi güldürmüştü.
Topkapı Sarayı kişi başı 10 milyona geliyordu. Sabah 9 ile akşam 5′e kadar açık olan müzeye dün -yani Salı günü- gelseydik tatil olduğu için dolaşmamız imkansız olacaktı. Bigbang’in lucky day olayını konuşarak içeri girdiğimizde, geziye ilk olarak Harem Dairesi’nden başlamıştık. Mavi çinilerle süslü, oymalı mermer kaplı Harem Sofrası hepsine ilginç gelmişti.
Ri Elif ve Bahar’a karşı “My blue loves!’ diye serenat yaparken GD, şarkı sözlerini neyin kafasını yaşarken yazdığını anlatıyordu. Onu dikkatle dinleyen Selin ve Seda’ya karşı Dicle ve Mine’nin keyfine diyecek yoktu. Bir kere daha asılı kalmayı göze alabilecekleri ne kadar da belliydi. GD’nin bütün cevizleri acı bulmasına rağmen yemesi onlara Everest’e tırmanacak cesareti, enerjiyi ve istikrarı vermişti bir kere.
“Harem’de yaklaşık 300 oda, 9 hamam, 2 camii, 1 hastane ve koğuşlar ile çamaşırlık var. Buraları eskiden padişahların özeli ve mahremiyeti olduğu için yasaklanmış yerlerdi.”
Lee hyung gizlice ağzına tıktığı 4. simidin son lokmasını çiğnerken gülmeye başlamıştı. “Aslında bakarsanız Puff’un bunları anlatmasına gerek yok. Muhteşem Yüzyıl’da daha detaylı izleyebilirdik.” Dalga geçtiği belli olan Lee hyunga Nazlı da katılmıştı. “Neden öyle diyorsun Can? Ama haklısın! Padişahlarımızın yatak odası dizaynları hakkında oldukça bilgi sahibi olabilirlerdi!” İkilinin konuşmaları Tae aralarına girip kollarını omuzlarına atmasıyla son bulmuştu. Ve ölümsüzleştirilen bir kare daha!
Tam 1 saate sığdırdığımız Topkapı Sarayı Harem bölümü gezimizi Cümle Kapısı, Harem Ağları Taşlığı, Valide Taşlığı, Cariye Taşlığı, Has Oda, Hünkar Sofrası’yla süslemiş, Müze’de bulunan Kaşıkçı Elması’nın efsaneleriyle sonlandırmıştık. “Elmasın Osmanlı Sarayı’na nasıl geldiği hakkında çeşitli rivayetler var. Bir efsaneye göre Pigot adında Fransız subayı elması Hindistan’ın Madaras Miracesinden alıp memleketine götürür. Bir süre sonra tekrar satılan bu elması Napolyon’un annesi alıp göğsünde taşır. Napolyon sürgüne gönderildiğinde ana yüreği dayanamayıp ‘Aç yatarım, göğsümde elmas yerine cevşen taşırım, yine de oğlumu kurtarırım’ diyerek mecburen satar. O sırada Fransa’da bulunan Ali Paşa’nın bir adamı 150 bin altın ödeyerek elması satın alıp paşaya getirir. Bir zaman sonra sapıtan/isyan eden Ali Paşa II.Mahmut zamanında öldürülür ve bütün malı Osmanlı Hazinesi’ne gönderilir. Diğer efsaneye göre ise; 1669 yılında İstanbul Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam yuvarlak taş bulur. Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir. Kaşıkçı bu taşı bir kuyumcuya satar, kuyumcu da arkadaşlarından birine gösterir. Kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca sus payı istemesinin üzerine kavga çıkar. Mesele Kuyumcubaşına kadar gider. Kuyumcubaşı kavgacıların eline birer kese akçe vererek taşı satın alır. Fakat bu sefer de Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşı kendisi için satın almak isterken olay Padişaha akseder. Dördüncü Mehmet, bir Hattı Hümayun ile Saray-ı Hümayun’a getirtir ve saray elmastraşına verilir.”

Cam bölmeye eğilmiş oldukça dikkatli inceliyorlardı. Daha fazla uzatmadan “Kaşıkçı Elması’nın çevresini iki sıra 49 adet pırlanta kuşatmaktadır. Bu haliyle, yıldızların ortasında pırıl pırıl parlayıp gökyüzünü aydınlatan bir dolunayı andırır.” diyerek açıklamamı sonlandırmıştım. Sağ olasın Wikipedia!
Topkapı Sarayı Müzesi’nden çıktıktan sonra sırada Arkeoloji Müzesi’ni gezmek vardı. Ama tatil günü olduğu için büyük binayı sadece dışarıdan incelemekle yetinmiştik. Ben onlara müzenin içindeki Afrodit heykelinden, Eski Yunan sergisinden, dua eden Meryem ana heykelinden, İslami seramiklerden ve Mezapotamya heykellerinden bahsederken İstanbul’a ikinci defa geldiklerinde tekrar gezme sözü almıştık. Şimdiyse Bigbang’e daha önce hiç yaşamadıkları bir şeyi tecrübe ettirmeyi planlıyorduk. Evden çıkarken hazırladığımız sırt çantalarımız da bunun bir parçasıydı. Emin adımlarla ilerlediğimiz ve 5 üyenin bilmediği mekan, güneş ışıklarının ince bir tül gibi indiği Cağaoğlu Hamamı’ndan başka bir yer değildi.
“İçeri nasıl sızabiliriz ki ya?” Özge peştemalini yukarı doğru çekiştirirken kendisini göbek taşına atmıştı.
“Ya Müfettih-ul Ebvâb, İftah Lenâ Hayr-al Bâb” yazılı kapıdan gireli neredeyse yarım saat olmuştu ama erkekler bölümünde olan Bigbang’in neler yaptıklarını düşünmekten hiçbir şey yapamamıştık. Oturmuş, daha sonra Lee hyungun anlatacaklarını tahmin etmeye çalışıyorduk. Look At Me Gwisoon dansını sergileyen Dae, göbek taşında mükemmel ayak hareketleri yapan Tae, yankı yüzünden daha kalın bir sesle Boom Shalaka söyleyerek kafasına tasla su döken Top, yerinde duramayıp rap yapan ve Cha Cha Cha dansıyla Dae’ye eşlik eden GD, Lee hyung ile birbirlerinin sırtını keseleyen Ri…
Neden bu hamamları kadın-erkeğe göre ayarlamışlardı ki? Ülkemizi ziyaret eden yabancı gruplara ve hayranlarına ayrılan Vip bölümü yapmayı düşünmemişler miydi? Saçmalamaya başladığım düşüncelerim Selin’in sesiyle kesilmişti.
“Aslında bir fikrim var. İçeri girerken koridorda bekleyen adamın öğle yemeği için dışarı çıkacağını duymuştum. Belki de bunu fırsat bilip…” Hiç düşünmeden ayağa fırlamıştım. “Eskiden halvet için kullanılan odalardan geçersek yakalanma riskimiz de azalır!”
10 dakika içinde, kendimizi başımıza örttüğümüz havlularla takunyalarımızın parmak uçlarına basarak ilerlerken bulmuştuk. Attığımız her minik adımda sessiz olmaya özen gösteriyorduk. Üstelik arka fonda Pembe Panter soundtrackı çaldığına yemin bile edebilirdik.
Sonunda uzun kapıya ulaşmış, içeri girmek için dua edip cesaret dilenmeye başlamıştık. Bütün enerjimizi topladığımız sırada içerden bizi yerimizde zıplatan çığlıklar yankılanmıştı. Hızla ittirdiğimiz kapının kolay açılması sonucu hepimiz yeri boylarken gördüğümüz manzarayı hiçbir zaman unutmayacaktık. Karşımızda ne Look At Me Gwisoon dansını sergileyen Dae ne göbek taşında mükemmel ayak hareketleri yapan Tae ne de düşlediğimiz başka bir sahne vardı. Göbek taşının ortasına oturmuş 5 iri yarı tellak, etrafına yatırdığı Dae, Ri, Top, GD ve Tae’yi hamur gibi yoğuruyordu. Lee hyung ise kenarda kıs kıs gülmekle meşguldü. Bizi fark ettiklerinde hamamda yankılanan sesler daha da çoğalmıştı: Yardım edin kızlar!
“Bunu yaptığına inanamıyorum Can!” Seda’nın yüksek çıkan sesi zorla yürümeye çalışan GD’yi bile ürpertmişti. Bahar elindeki minik şişeyi Ri’ye uzatmıştı. “Bunu içtiğinde bütün ağrıların geçecek.” Elif Ri’nin iksiri/minoseti içmesine yardım ettikten sonra tekrar yürümesine destek olmuştu.
Yoğurulmaktan kızaran Top, Yuki, Özge ve bana dayanmıştı. Üzülüyordum ama mavi saçlarına tezat duran kırmızı tenli yüzüne baktıkça kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyordum. Top bu haliyle aynı Trabzon Spor bayraklarına benzemişti. Sarı saçlarıyla Galatasaray’ı andıran Dae’nin de ondan hiçbir farkı kalmamıştı. Asıl komik olan ise elektrik akımına kapılmış gibi duran Tae’ydi. Zaten yer çekimine sonuna kadar meydan okuyan kirpi saçları pek normal değilken bir de üstüne kırmızı teni eklenmişti. Bu durumda onu görenlerin elektik trafosuyla horon teptiğini sanmaları olasıydı.
Dicle “Şimdiki durak neresi?” demişti. Bu kötü havayı dağıtmak için elimdeki en iyi kartı ileri sürdüm. “Bunca efor harcayıp tellakları dövdükten sonra sanırım bir tatlıyı hak ettik!”

Sultan Ahmet’in en meşhur pastanelerinden olan Çiğdem, enfes çilekli tartlarıyla hemen her zaman imdadıma yetişirdi. Ağrılarını unutup önlerindeki tatlılara gömülen Bigbang’i gördükten sonra bunu bir kez daha onaylamıştım. Ağza atılan ilk lokmada hissedilen çileğin hafif mayhoşluğu olurdu. Krema bütün cazibesiyle damaklarda dağılır, son tadı tart hamurunun enfes zaferine bırakırdı. Çilekli tart kesinlikle sihirli olmalıydı!
Pastaneden mutlu ve yenilenmiş bir yüzle çıkıp gezimize kaldığımız yerden devam ediyorduk. Sırada eskiden klise, sonra cami ve en sonunda müzeye çevrilen Ayasofya vardı.
“Heybetli görüntüsüyle insanları korkutan ama tarihi dokunuşlar taşıyan mozaiklerin bu korkuyu hüzne çevirdiği Ayasofya ya da diğer adıyla Hagia Sophiā, 530′lu yıllarda Bizans İmparator’u I.Jüstinyen tarafından katedral olarak yaptırılmış. İstanbul alındıktan sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye döndürülmüş. Günümüzde ise aynı Topkapı Sarayı gibi müze olarak halka açılmış.”
GD kollarını açarak Mine, Dicle, Selin ve Seda’yı tek tek etrafında döndürmüştü. “Çok yüksek ve çok geniş!”
“Yapımında 10000 işçi çalıştığı için Jüstinyen’e oldukça pahalıya patladığı söyleniyor. Ayrıca 3 defa aynı yere inşa edildiği için şuan ki Ayasofya’nın diğer adı da Üçüncü Ayasofya olarak biliniyor. İlk ikisi isyanlar yüzünden yıkılmış. Dönemimin en geniş kubbesi olduğu için de Bizans döneminde birçok kere çökmüş.”
Girişin kişi başı 20 milyon olması hepimize oldukça pahalı gelmişti. İnşaatı zor olduğu için bu kadar para istediklerini düşünmemiş değildim. Tarihimizi gezerek, görerek öğrenmenin ücretlendirilmesi pek hoşumuza gitmese de mecbur kalmıştık.
Yüzünü tavandan indirip sağa bakan Ri merakla sormuştu. “Bu nedir?” Pandanın sorusunu benden önce Yuki yanıtlamıştı. “Dilek taşı.”
“Dilek sütununun bir çok efsanesi var. Bunlardan biri Doğu Roma Dönemi’nde insanları iyileştirmede yardımcı olması. Şiddetli baş ağrısıyla dolaşan İmparator başını bu sütuna yasladıktan sonra düzeldiğini fark etmiş. Bu nedenle insanlar parmaklarını sütundaki oyuğa sokup ıslanan parmaklarını hasta olan yerlerine sürerek şifa bulacaklarına inanmışlar. Başka bir rivayet; bu ıslaklığın Meryem Ana’nın gözyaşları olduğu yönünde. Günümüzde ise baş parmağını oyuğa sokup saat yönünde tam tur döndürerek dilek tutan insanlar var.”
Söylediklerimi dikkatle dinleyen Tae, Ri, GD, Dae ve Top sütuna doğru yaklaşmışlardı. Ri parmağını oyuğa sokup hızla döndürürken gözlerini sıkıca yummayı ihmal etmemişti. Elif ve Bahar’ın yüzlerindeki değişim oldukça meraklandıklarını gösteriyordu. Sıra Tae’ye geldiğinde minik gözleriyle önce Nazlı’ya bakıp sonra Lee hyunga göz kırpmıştı. Aynı çabukluğu Dae da göstermişti. ‘Bir tek ben mi ne dilesem acaba diyerek pastamın mumlarının erimesine kadar karar veremiyordum?’ diye düşünmüştüm. Ama bu sefer birçok şey farklı olduğu için Top’tan önce atılmış, tüm kalbimle gerçekleşmesini istediğim dileğimi bir kez daha aklımdan geçirmiştim. GD önce davrandığında Dicle, Mine, Selin ve Seda ellerini çenelerinin altında birleştirmiş, masum kedi bakışlarını takınmışlardı. Kwon liderin dilek dilemesi diğerlerinden biraz daha uzun sürmüş, “Grup için…” diye başlayan kısa bir cümle fısıldadığını duymuştuk. Sıra en sonunda Top’a geldiğinde, yelkovan ve akrep için kısa, benim için iki kalp atımı kadar uzun bir bakışma yaşamıştık. Hemen arkadan atılan Özge’nin sesini kısmadan dileğini dilemesi Yuki ve benim kıskanmamıza neden olmuştu. “Top benim olsun, amin.”
Ayasofya’nın mağarayı andıran merdivenlerinden çıkıp sergi bölümünü dolaşmaya başlamıştık. O kadar para verdikten sonra bu tarihi yapının her tarafını köşe bucak gezip en ufak ayrıntıyı aklımıza ve fotoğraf makinemize kazımalıydık. Yaklaşık 1,5 saat süren gezinin sonunda hemen Ayasofya’nın yanındaki küçük binadan geçip çok sevdiğim mekana gelmiştik. Yerebatan Sarnıcı!

İçeri girer girmez büyülenmiş gözlerle karşılaşacağımı çok iyi biliyordum. Ortamın karanlık atmosferinden dolayı yüzlerdeki değişikliği çok fark edemesem bile bunu çok iyi anlıyordum. Kısa zaman önce not aldığım Edmando De Amicis’in bir paragrafını okumak için havaya kuru bir öksürük bırakmıştım. Hafif kıstığım ses tonumla cümleleri mırıldanırken 5. Boyut ya da Sırlar Dünyası gibi programları sunuyormuş gibi hissediyordum. “Bir Müslüman evinin avlusuna giriyor, karanlık ve rutubetli bir merdivenin son basamağına kadar iniyor ve kendimi İstanbul halkına göre nasıl bittiği bilinmeyen Bizans’ın büyük Basilika Sarnıcı’nın kubbeleri altında buluyorum. Karanlığın verdiği dehşeti daha da arttıran çivit renkli bir ışıkla yer yer aydınlanmış, yeşilimsi sular, kara kubbelerin altında kayboluyor, üzerinden sular sızan duvarları parlıyor ve her tarafta, budanmış bir ormandaki ağaç gövdeleri gibi gözün önüne dikilen bitmez tükenmez sütun sıralarını belli belirsiz ortaya çıkarıyor.”
Sözlerim bittiğinde, Dae “Burası?” diye fısıldamıştı. Gökçe memnun bir şekilde tebessüm ederek cevap veriyordu.”Yerebatan sarnıcı…” Hepsinin ses tonunda aynı şaşkın ifade yer edinmişti. “Yerebatan sarnıcı…”
GD kızlarla birlikte balıklara gizlice minik simit parçaları atmaya, Ri Bahar ve Elif ile mekanın huzur veren aynı zamanda korkutan atmosferinden konuşmaya başlamıştı. Biraz ilerde yan yana yürüyen Tae ve Nazlı, Lee hyungun onlara yetişmesiyle kısa bir duraklama yaşamışken tekrar yürümeye devam etmişlerdi. Etrafa bakınırken gözlerim yeşil ışığın altında parlayan Top’a mühürlenmişti. Gittikçe dalan bakışlarımı çözmekte oldukça zorlanmıştım.
“Bizans imparatoru tarafından Büyük Saray’ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılmış bu eşsiz mekan. Kurulduğu dönemden günümüze kadar çeşitli onarımlar geçirmiş. Mistik havası yüzünden günümüzde İstanbul gezi programlarının ayrılmaz bir parçası oldu. Bugüne kadar ABD eski Başkanı Bill Clinton’dan tutun Hollanda Başbakanı Wim Kok’a, İtalyan eski Dışişleri Bakanı Lamberto Dini’den İsveç eski Başbakanı Göran Persson’a ve Avusturya eski Başbakanı Thomas Klestil’e kadar birçok kişi konuk olmuş. Ve şimdi de Bigbang!” diye bağırdığım zaman içimdeki heyecan ses tonuma fazlasıyla yansımıştı.
Fısıldaşmalar içinde sarnıcın kuzeybatı bölgesine ilerlediğimiz sırada Ri’den geldiğini anladığımız büyük bir çığlık yankılanmıştı. “Kapatın gözlerinizi!” Hepimiz şaşkınlıkla yerimize mıhnanmış, ne olduğunu anlamaya çalışırken tekrar bağırmıştı. “Sakın açmayın!” Ses tonuna yansıyan korku çok geçmeden bizi de ürpertmişti, Elif sakinleştirmek için kısık sesle mırıldanmıştı. “Ne oldu Ri?”
Ri sıkıca yumduğu gözlerini santim açmazken kekeliyordu.”Me- Medusa… Bakan taşa dönüşüyormuş!”
Bizler şaşkınlığımız daha da katlanmış, ‘hı?’ diye fısıldaşırken hala kapalı olan gözleriyle Lee hyungu işaret etmeye çalışıyordu. “Can söyledi…” Hepimiz ona döndüğümüzde “Şey, canım ben sadece…” diye bir şeyler gevelemeye başlamıştı. Aynı anda açılan 11 ağzın hepsi aynı ismi bağırmıştı: Can!
“Sen korkma bebeğim. Ben o kızı öyle bir sihirlerim ki, senin kılına bile dokunamaz!” Bahar Elif ile birlikte Ri’nin sırtını sıvazlarken ben de öne atılıp hazır konusu açılan Medusa’nın efsanelerini anlatmaya başlamıştım.
“Bir rivayete göre Medusa yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üç kız kardeşten yalnızca yılanbaşlı Medusa ölümlüdür ve kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. O dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Gorgona kafalarının resim ve heykellerinin konulduğu, Medusa’nın da bu düşünceyle buraya yerleştirildiği zannedilmektedir. Bir başka rivayete göre ise Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile övünen bir kızdı. Uzun zamandan beri Zeus’un oğlu Perseus’u sevmekteydi. Bu arada Athene de Perseus’u sevmekte ve Medusa’yı kıskanmaktaydı. Bunun için Athene, Medusa’nın saçlarını korkunç yılanlar biçimine soktu. Artık Medusa kime baksa, baktığı kimse taş kesilecekti. Daha sonra onu bu biçimde gören Perseus heyecanla Medusa’nın büyülendiğini düşünerek başını kesti, başını eline alıp düşmanlarını taşa çevirerek birçok savaşlar kazandı. Bunlardan sonra Medusa’nın eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlenmekteymiş.” Sözlerimi bitirdiğimde sırf Ri değil, GD ve Dae’nin de gözlerini sıkıca yumduğunu görmüştük.
Mine öne atılırken “Aman! Korkmanıza gerek yok, efsaneymiş işte canım…” diye mırıldanmıştı. Her ne kadar sakin görünmeye çalışsa da gözlerini ters duran Medusa heykeliyle karşılaştırmaktan uzak duruyordu. Bizi bu gerilimden kurtaran, başımıza yine aynı belayı saran Lee hyung olmuştu. “Durmamıza gerek yok, ilerlesek iyi olacak.”
Yerebatan sarnıcından çıktığımızda o korkutucu Medusa’nın kalıntıları, yüzümüze vuran aydınlık havanın rahatlatıcılığıyla uçup gitmişti. Gökyüzünde birkaç bulut son demlerini yaşarken saate baktığımda akrebin 5′ü vurduğunu görmüştüm. Sabah 9′da atıldığımız maceranın üstünden 8 saate yakın zaman geçmişti. Tellaklara fırlattığımız takunyalardan ağrıyan ayaklarımızın ise eve gidince Halil Sezai’nin yandaşcısı olacakları kesindi. Yerebatan Sarnıcı’ndan inip Sultan Ahmet’e doğru yürürken bulduğumuz ilk banka kurulmuştuk. Geçen dakikaların içinde kaybolmuş, oturduğumuz yerden bütün günün kritiğini yapmaya başlamıştık.
GD, en çok Gülhane Parkı’ndan etkilendiğini söylemişti. Bunun üzerine Mine ve Dicle’nin ceviz toplama konusu aklımıza gelmiş, tekrar gülmeye başlamıştık. Tae hamam “sefalarını” ve 5 kıllı iri adamla giriştikleri kese güreşini hiçbir zaman unutamayacağını anlatmıştı. Şuan yanımızda ayna olmadığı için belli etmeden sevinerek, söylediklerine tebessüm etmekle yetinmiştik. Ri en çok neden etkilendiğini söylemese de Medusa olduğunu gözlerindeki korkudan anlayabiliyorduk. Top Ayasofya’yı ve dilek sütununu ilginç bulmuş, Sirkeci Garı’na bayıldığını dile getirmişti. Bu dedikleriyle yüzümdeki tebessümün aynı anda belirmesi diğerlerinin de dikkatini çekmiş olacak ki Özge’yi gıcık tutmuştu. Dae hiçbir yer ayırt etmediğini, Eminönü’nün tamamının ve tarih kokan havasının daha ilk görüşte hayranı olduğunu anlatmıştı. Sonunda hepsi D-Lite’a katılmıştı.
Rüzgarın etkisinin biraz daha arttığını hissettiğimiz zaman yerimizden kalkmıştık. Gezi planıma göre gitmemiz gereken son bir yer kalmıştı. Yavaşça önümü dönüp 6 minaresinin içinde açan bir çiçeği andıran Sultan Ahmet Camii’sine bakmıştım.
Başka bir maviliğin içinde kaybolmanın zamanı geldi…
“Sultan Ahmet, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul’un ana camii konumuna ulaşmış. Mavi kalem işlerinin ağırlıklı olmasından dolayı Mavi Camii olarak da adlandırılıyor.”
Konuşmamı bitirip deklanşöre bastığımda Seda etrafı göstererek ‘Kefken’de gördüğünüz kayalar işte’ demişti. “Sultan Ahmet Camii’nde kullanıldığını söylemiştim hani…”
“Evet” diye mırıldandım. Sultan Ahmet’in 20.000′i aşkın İznik çinisiyle bezenmiş hüznü duvarların insanın içine işliyordu. Rüyada, uçtuğumuz hissini veren kubbe, tarihi ruhun ağırlığına meydan okumaya çalışıyor gibi duruyordu. Bigbang ağır çekimde etrafı incelemeye başlamıştı. Deniz ve gökyüzünün birbirine karıştığı, ufuk çizgisinin giderek silindiği Sultan Ahmet Camii’si, etrafa insanı dinlendiren huzur yayıyordu. İnce el işçiliğiyle oyulmuş mermerden yapılmış mihrabın güzelliği etrafa daha otantik bir hava katıyordu. Hepsinin bu ahenge kapıldığını anlamak için yüzlerine bakmak yeterliydi.
Ri, ağabeylerine “Blue klibinin mekanı için ne kadar büyük bir hata yaptığımızın farkında mısınız?” diye söylenmişti. Camiide klip çekmenin zaten mümkün olmayacağını söyleyen Elif’ten sonra pandamızın yüzü asılmış, göz kapakları düşmüştü.
GD parmaklarını duvarda gezdirirken “Burası bana şarkı sözleri yazmak için birçok ilham veriyor.” diye mırıldanmıştı. Bunu duyan Dicle, Mine, Selin ve Seda liderin önüne kağıt çıkartmak için yarışabilecek duruma gelmişti.

Saat 6′yı geçtiğinde, Dikili Taş’ın önünde şoförümüzü beklemeye başlamıştık. Çok geçmeden gelen şofşak (Şoför, uşak karışımı) ile lüks limuzinimize kurulmuştuk.
Gezinin sonunu güzel bir şekilde bitirmek için bir çok şey plan düşünmüştüm. Sirkeci, Gülhane Parkı, Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Cağaloğlu Hamamı, Çiğdem Pastanesi, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı, Sultan Ahmet Camii… Gezdiğimiz bir sürü tarihi mekanın Bigbang’e sürpriz olduğunu biliyordum. Özellikle hamam macerasından sonra daha fazla heyecan ve adrenalin kaldıracaklarından şüphelendiğim için en iyisinin boğaz manzarasının karşısında balık ekmek yemek olduğuna karar vermiştim.
Ara sokakların tarihi dokusunu taşıyarak gittiğimiz Kumkapı tarafları her zamanki gibi renkli görünüyordu. Sabahın aksine birkaç ton daha kararmış deniz bütün hoyratlığıyla balık teknelerini dövüyor, kıyıda ürpertici bir serinlik bırakıyordu. Müsait bir yerde indiğimizde, havayı saran kokularla mest olmak işten değildi. Bütün günümüzü 2′şer sıcak simit, bir harika çilekli turtayla geçirdiğimizi düşünürsek; şuan ki halimizin aynı arabadan iner inemez sahile koşturan Lee hyung gibi olması gerekiyordu. O çoktan teknelerin birinin başına uçmuşken biz ancak minik sandalyelere oturmuştuk.
Hesaplarımıza göre kişi başı bir yarım ekmekten 17 tane balık ekmek karnımızda havai fişek kutlamaları için ideal olacaktı.
Lee hyungun sipariş ettiği balıkların ilk postası 10 dakika içinde gelmişti. Gökçe kendisine tabak uzatan, ak sakalları yüzüne un bulanmış gibi gözüken yaşlı adama eğilerek teşekkür etmişti. Yaşlı adam oldukça ciddi bir ifadeyle Gökçe’nin kolundan tutup doğrultmuştu. “Belin mi arıyor kızım?” Dae yanlış anlayıp hemen bir atak yaparak Gökçe’yi yanına oturmuştu. GD Sultan Ahmet Camii’sinden çıktığından beri elindeki renkli kağıtlara bir şeyler karalamakla meşguldü. Dört bir yanını sarmış kızların ondan daha heyecanlı göründüğü ne kadar belli oluyordu. Üşüdüğünü söyleyen Nazlı’yı Tae’nin hırkası sarmalamıştı.
Herkesin minik sandalyelere oturduğunu anlayınca ayağa fırlamıştım. Az önce, Dae’nin yanlış anladığı yaşlı adama rica edip bir fotoğraf çekmeye ikna etmiştim. Hepimiz, mükemmel deniz manzarasının önünde kendimizce şebek pozlar vererek harika geçen günün ardından unutmayacağımız anılara yenisini eklemiştik.
Fotoğrafın önizlemesini incelediğimde gördüklerim karşısında gülmeye başladım. Dicle, Mine, Selin ve Seda gelen balık ekmekten birer lokma koparıp aynı anda GD’nin ağzına tıkmakla meşgulken, Lee hyung yarım ekmeği bir seferde yemeğe uğraşıyor, …
“Bir şey sorabilir miyim?” Duyduğum tanıdık gelen bir sesle resmi bırakıp kafamı kaldırdım. Karşıma oturan Top’un ne soracağını düşünmeye çalışan beynim anında resetlenmişti. Ağzımı açıp “Evet?” demeye cesaret ettiğim sırada masadan bağrışma sesleri yankılanmıştı. Kafamı yana çevirdiğimde tek görebildiğim; GD’yi karnından tutarak havaya kaldırmaya çalışan Lee hyung olmuştu.
Not: Tarihi bilgiler Wikipedia ve İbb tarihçesi sitesinden, resimler ise bu, şu, o ve ismi aklıma gelmeyen sitelerden alıntıdır.
1 Puff, 3 Mim
Sevgili çingu Narsist Prenses bana bir mim göndermiş. Dedim olmaz öyle 1 tane, 3 tane gönder ki daha çok zorlanayım, işin içinden çıkamayayım. Hem sen Narsist, ben Mazoşist takılırık artık bundan sonra. :P :D İşin aslı şu ki; birbirinden uzun cevapları olan 5+5+6 yani 16 tane soru var. Sıvadım kollarımı, çalıştırdım beynimi, olabildiğince kısa cevaplar vermek için sıraya dizdim lugatımdaki en yalın kelimeleri ve sonunda başladım doldurmaya mimleri. :D
Mim 1 : En Sevilenler
1.En sevdiğin şeyler nelerdir, nelerden hoşlanırsın?
Bu sorunun cevabı; kardeşimin göbeğine yatıp uyumaktan tutun, kitap okurken ayaklarımı sıcak bir şeye uzatmaya kadar gider. Hoş şu cevabımın ikisinde de ‘rahat olmak’ ortak olduğu için en sevdiğim şey bu sanırım. :D Ayrıca aldığım sürpriz yumurtadan bile Uykucu Şirin çıkıyorsa kaderin cevabı da bu olsa gerek. :D
2.Bilgisayarda vaktini nasıl geçirirsin?
Kısa ve öz: Bekleyerek :D Rahmetli Nebire’ciğimi açtığımda ilk önce -ortalama- 7 dakika 14 saniye kadar hazır hale gelmesini beklerdim. Sonra sırayla;
1. Google Chrome (Ortalama 2 dakika 3 saniye),
2. Yer imlerinden Facebook, Twitter, Blogum, Ekşi sözlük, -duruma göre- Dizi Port… (Sekme başı -ortalama- 1 dakika 15 saniye. Takıldığı zaman 3-5 dakikaya kadar çıkıyor) açar, hangi sitede ne yenilik varsa ona göre vakit geçirirdim. Sınav zamanı yaklaşıyorsa ve paçalarımdan dumanlar çıkmaya başlamışsa eğer; ilk sıraya Ekol Hoca da kurulabiliyor.
3.En sevdiğin filmler?
Bu sorunun cevabını ülkelere göre ayırıp vereceğim.
Türkiye: Hababam Sınıfı serisi (20.yy olanları ama), Pardon, Babam ve Oğlum… Hindistan: Black, 3 İdiots… İtalya: La vita è bella… Fransa: Le fabuleux destin d’Amélie Poulain… Amerika: The Green Mile, The Shawshank Redemption… Kore: Keulraesik, Nae Meorisokui Jiwoogae… Japonya: Boku no Hatsukoi wo Kimi ni Sasagu, Tada Kimi Wo Aishiteru… Tayland: Rot Fai Faa..Maa Haa Na Ter, Sing Lek Lek Thee Riak Wa Rak…4.Şu sıralar almak istediğiniz şeyler?
Tam bir teknoloji bağımlısıyım. Bunu dışarıdan çok belli etmesem de odam bir hacker barınağını andırır. Her yerden usb kablolar fırlar, flash bellekler havada uçuşur, sehpa olması gereken yerde kocaman bir tripod, komodin olması gereken yerde mini buzdolabı bulunur… :D
Son zamanda Mp4 almak istiyordum ama kenarda 4 adet (2′si bir türlü açılmıyor) mevcut olduğu için bundan vazgeçtim ve geçenlerde ön kapağı kırılan Sakiye’ciğimi (Telefonum) değiştirmeye karar verdim. (Evet, kapağı kırıldı diye telefon değiştirecek kadar bağımlıyım) İphone 4s ya da Samsung Galaxy Note bakıyorum. Hatta kısmetse salı günü içime sineni almaya gideceğim.
Ayrıca harika bir Ferrari model çanta gördüm, ilk görüşte vuruldum. Şimdilik sadece düşünce aşamasındayım ama en yakın zamanda onu da alamaya gideceğim inşallah. :)
5.Şu sıralar ne dinliyorsun?
Spor, normal, öfkeli, karamsar başlığı olmak üzere kaydettiğim 4 şarkı listem var. Hangi ruh halindeysem onu açıp dinliyorum. (Bu kadar da takıntılıyım işte :D) Buraya da Ortaya Karışık Play List’imi kopyalayayım.
Bigbang – Bad Boy Bigbang – Blue Bigbang – İntro (Alive) Adele – Someone Like You Charice – I Love You Daesung – Look At Me, Gwisoon 2NE1 – Lonely 2NE1 – It’s Hurt Can Bonomo – Bana Bir Saz Verin Ft.Island – Love Sick Ft.Island – SeverelyMim 2: Sordum Cevapla
1.Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve hangi müzikler yer alırdı?
Aslında ben bir ara biyografimi yazmaya başlamıştım. Hatta ismi bile hazırdı; Puff’un Otob*kokrafisi :D Yazmayı bıraktığım biyografimi, birkaç akılsız başka işleri olmadığı için senaryoya çevirselerdi ve filmini çekmeye kalksalardı hiç düşünmeden Puff’un Bir Garip Hayat Hikayesi olsun derdim. :D Başlangıç soundtrackı bu, bitiş soundtrackı da şu olmalı.
2.Bir şeyleri değiştirme gücünüz olsa neyi değiştirirdiniz?
Hiç ama hiç haz etmediğim birkaç akrabam(?) var. Onların doğmadığı zaman gidip anne babalarına korunmanın yollarını anlatır, prezervatif hediye ederdim.
3.Sizi en çok etkileyen sinema sahneleri nelerdir?
Sahne olarak değil de o anların repliklerini paylaşayım. Çok daha fazla Spoiler olmasın hem. :D
Babam Ve Oğlum - “Burada dureydim böyle, tam burada böyle gollerimi açeydim iki yena duteydım onu. Duteydım onu ben, getme deyeydim, getme Sadık. 15 sene evvelsi dureydim böyle, Nuran duteydim Sadık’ımı. Sarıleydim böyle evladımaaa getme deyeydim. Getmezdi o vakıt kalırdı. Ağzım dilim lal olaydı, get diyen dilim gopeydi. Benim yüzümden! Benim yüzümden, benim yüzümden! Sadık! Tutamadım, tutamadım…”
My Girl - “Gözlükleri nerede? O gözlükleri olmadan göremez! Gözlükleri nerede?!”
V For Vandetta - ”Bu maskenin altında bir yüz var, ancak benim değil. Ne altındaki kaslardan daha ‘ben’dir o yüz… Ne de altındaki kemiklerden. Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var! Ve fikirler kurşun geçirmez!”
İncir Reçeli - “Yaz aşkım, hiç durmadan yaz, birbirlerini anlat onlara. Birbirlerine değerek, dokunarak yaşayabilmenin güzelliklerini anlat. Birbirlerine karışmayı anlat, yaşam savaşı içinde yaşamayı, yaşatmayı unuttuklarını anlat. Sevişmeyi anlat onlara, en zor anlarda bile hiç ayrılmamacasına tek vücut olabilmeyi anlat onlara. Yalnız yürümek zor, kolayını anlat. Şimdi aç gözlerini aşkım. Söz veriyorum, her şey çok güzel olacak. Ben sana karıştım aşkım. Artık daha güçlüsün.”
The Green Mile – “Karanlıktan korkuyorum patron, lütfen ışığı kapatma.”
4.Yaşadığın şehir bir günlüğüne yalnızca sana tahsis edilmiş, senden başka hiç kimse yok. Ne yaparsın?
Boğaz Köprüsü’ne çıkıp deli gibi dans eder ve -öbür köprüden duyulabilecek kadar- yüksek bir sesle 2NE1 – Lonely’i çığırırdım. Hatta tanımadığım insanların evlerine girip eşyaları inceleyerek hayatları hakkında bilgiler edinmeye çalışırdım. :D
5. Şu sıralar ilgiyle takip ettiğiniz diziler?
Kısa ve öz cevaplardan birisi daha gelecek. :D
Can You Hear My Heart? Fatmagül’ün Suçu Ne? The Big Bang Theory Two And A Half Men The Big C The Vmpire Diaries True Blood ShamelessMim 3: 5N1K
1.Ne?
Uğur böceği.
2.Nerede?
Yok, bulamıyorum. Resmini çekmek istiyorum; ama bulamadım. 8 yaşımdan beri görmedim.
3.Ne zaman?
3 gün sonra görürüm. :P Uğurlu rakamım 3′tür. Bu yüzden her 3 günde bir 3 gün sonra hayatımda önemli bir değişiklik olacak derim. Daha bir şey olmadı ama 3 gün sonra her şey olabilir. (Ayrıca bu 3. mimin 3. sorusu :D)
4.Neden?
O anı çekmek, ölümsüzleştirmek istiyorum.
5.Nasıl?
Uçarken kanatlarını açtığı anda objektifi ayarlayarak. :D
6.Kim?
Kim değil, uğur böceği.
Narsist’e teşekkürlerimi sunuyor, bu birbirinden şukela mimleri Sağ Beyin ve Glikoza‘ya gönderiyorum. Kolay gelsin çingular. :D



























